Music 4 Non-Musicians
Yazmayalı neredeyse dört yıl olmuş. Bu süre boyunca bana mail gönderen ve uğramaya devam eden herkese teşekkürler. En beğenmediğim huyum insanları hakettiklerinden çok sevmemin yanı sıra mükemmeliyetçilik olduğu için buraya bir türlü yeni yazı giremedim. Bunun bir senesi WordPress sansürü desen gerisi bu “çok süper yazı yazayım bari artık” sevdasının ardından gelen üşengeçliktir. Artık herkes beni unuttu nasıl olsa, şimdi istediğim gibi yazabilirim ehehe.

Music 4 Non-Musicians ile başlamak istiyorum. Zira böyle kendiliğinden oluşan ve asi ruhlu toplulukların hastasıyım, ne yapsalar desteklerim. Fakat bunlar bir de bildiğin iyi müzik yapmıyorlar mı? Yapıyorlar.
Tür olarak elektronik ve hip hop olarak etiketliyorum. Hemen eöh, ben sevmem demeyin. Hele bir dinleyin, korkmayın. Misal, hemen aşağıda l’mpty’den Dar Geçit bakalım tanıdık gelecek mi?
Topluluğu tanıtmak için Reset Magazin’de yapılan röportajlarından alıntılar yapacağım.
“Bambaşka şehirlerden çıkan ve bambaşka hayatlar yaşayan yedi genç, Eskişehir’de buluşuyor ve çarpışıyor. Bu çarpışmadan grenli-ödemli sesler, geçmişten melodiler ve uğuldayıp duran kelimeler saçılıyor.”
Mevz-u bahis oluşum bir müzik grubu değil, öncelikle onun üzerinde durayım. M4NM bir topluluk. Üyeleri de kendi ağızlarında tanıyalım hele bir:
Ağaçkakan: Ben Burkay. Eskişehir’e 1.5 sene önce taşındım, 6 ay önce Şükrü ile tanıştık. Ondan sonra Cenk’le bir araya geldik, ardından Mustafa ve Ali ile tanıştık, Çağrı’yla zaten eskiden arkadaştık. Benim pek bahsedeceğim bir şey yok çünkü topluluğun oluşumuna dâhil değildim önceden, sonra dahil oldum. Onun için ben topu sol tarafa doğru atayım…
Sirayet: Ben Şükrü, Eskişehir’e taşınalı 4 ay kadar oldu. Dediği gibi 6 ay önce tanıştık. Bu oluşumdan önce The Robots vardı, biz ona bir yıl kadar önce başladık, daha sonra Burkay ile tanışıldı. Böylece bizim müzikal görüşümüzde de ciddi değişimler oldu ve The Robots değişim geçirerek “Music for Non-Musicians”a dönüştü. Biz de onu dillendirmeye başladık.
Armonycoma: The Robots’tan bahsedecek olursak, The Robots kaba tarifiyle deneysel hip-hop camiasında Sirayet’in bizi topladığı yerdi. Cenk, Şükrü, ben ve Ali bir araya geldik. İsimlerimizde de değişimler oldu. Daha önce bir şeyler yapıyorduk ama kendi içimizde kalıyordu. The Robots adına yaptığımız bir “Kısa Devre Bootleg” vardı daha önce yaptığımız beat’leri topladığımız ortak bir albüm olarak. Sonrasında Burkay’ın da topluluğa dâhil olmasıyla, bir şeyler yapmamız gerektiğini hissettik…
Cengâver: Ben Cengâver, a’nın üstünde TDK’ya inat şapka var. Kendi çapımda müzik yapmaya başladım. Bu arada Sirayet olarak bildiğim Şükrü’nün birkaç underground albümde yaptıklarını dinledim. Türkiye’de birkaç kalıp var, bunun peşinden gidiliyor. Beat olsun, altyapı olsun, bana farklı geldi yaptıkları, bu adamı bulmalıyım dedim. O da beni geri çevirmedi. O sırada İstanbul’da yaşıyordu, ben de gidip İstanbul’da buldum onu. Konuştuk, benim için can ciğer bir adam çıktı. Müzikten önce arkadaş olduk onunla. Sonra bana telefon etti, aklında bir proje olduğunu söyledi. Eskişehir’de Armonycoma diye bir çocuk var, onu bul diyerek görevlendirdi beni. Ben de Mustafa’ya mesaj attım, buluşalım dedim. O şekilde buluştuk. Birbirimizi insan olarak tanımadan önce müziklerden tanıyorduk. Yaptığı parçalardan nasıl biri olduğunu çıkarmaya çalıştım. Buldum, bahsettim, o da can ciğer çıktı. Ben biraz kader diyorum buna. Sirayet’le burada toplanıp sürekli konuşmaya başladık ne yapacağımıza dair.
Açıkçası topluluğun son durumu hakkında pek bilgim yok. Zira bloglarına uzun zamandır pek dokunmamışlar. Gerçi Myspace sayfalarındaki harekete bakarak bu mecraya yönelmişler olarak yorumlayabiliriz. Kendilerine tek eleştirim bu olacaktır, Myspace zamanında süper bir ortam olsa da artık pek revaçta değil -ki bence müzşk dinlemek için her zaman çok karmaşık ve yavaş bir sitedir. Yeni yeni siteler var, onlara bir bakmak lazım.
Music 4 Non-Musicians, albümlerini internet üzerinden ücretisiz paylaşıyor ve kendilerini bir kez daha takdir etmemizi sağlıyor. Kayıtlar oldukça iyi ve kaliteli fakat asıl iş kapaklarda. Her birini alıp odama asmak isterim, öyle güzel. Myspace‘lerine hele bir uğrayın.
Gonja Sufi adlı bir müzisyen var. Onu da ayrıca tanıtmak isterim. Bazı şarkıalrda kendilerinin tarzını bu adama benzetmedim değil -ki bu müzisyeni bana taıttığı için Zulal Kalkandelen‘e tekrar teşekkür ederim.
Gönül isterdi ki M4NM hakkında daha engin, daha zengin bir yazı yazayım, kusura bakmazsanız şimdilik bu kadar olsun. Pasım gitsin. Yine de ben eminim ki bu müthiş yetenekli üniversite öğrencilerinin ne yaptığını bu yazıdan bile anlayp kendilerinin peşine düşecek olan vardır.
Hayvanlar Alemi
Hayvanlar Alemi, 2000 yılından beri Ankara‘nın köşelerinde bucaklarında çalmalarına rağmen, malesef ilk kez İstanbullu Bant Dergi aracılığıyla tanıdığım bir grup. Çoğunlukla enstrümantal psychedelic/ deneysel/ folk müzik icra eden Hayvanlar Alemi‘nin şarkıları konuşmadan hikayeler anlatıyor, belli bir forma girmeden doğrudan kafa sesleri sunuyor, yankıyan ortamlarda pek de aydınlık olmayan duygular yaratıyor.
Son (-dan bir önceki) haliyle Hazar Mutgan, Işık Sarıhan, Özüm İtez ve Gökçe Başar‘dan oluşan grup, doğaçlama usulüyle 1999 yılında Ankara‘da müzik yapmaya başladılar. Gelenler gidenler oldu, kadro değişti ama grubun ‘deneysel’liği değişmedi. 2000 yılından itibaren yaptıkları müzikleri ev ortamında, kasetlere kaydetmeye başladılar. 2003 yılında Işık Sarıhan ve Özüm İtez sık sık Yüksel Caddesi‘nde çaldılar. (Ben muhtemelen o zaman da dinledim kendilerini.) Sonrasında bir süre Tenedos Cafe‘de çaldılar ve buradaki programlarından biri, üzerinde biraz oynanmış haliyle ilk demoları Bir‘i oluşturdu.
Başkentin çeşitli mekanlarında çaldıktan sonra, 2005 yılında Ankara’nın saykodelik/
deneysel müzik alanı Nefes Bar‘da sürekli ama düzensiz bir programa başladılar. Bu programlarda Hayvanlar Alemi‘nin müziği, saf doğaçlamadan ‘sınırlandırılmış doğaçlamalara ve bestelere’ evrildi. Burada seyirci ve mekanla etkileşim, hikaye anlatımları ve dekorasyon gibi öğeler belirdi. Ve aynı yılın haziran ayında, Bekçi isimli ikinci demolarını kaydettiler. Üçüncü ve albümden önceki son demoları ise, ilk iki demo kayıtların düzenlenmesi ve birleştirilmesiyle oluştu (toplama).
2006 yılının Aralık ayında çıkan Gaga isimli ilk albümün de ilginç bir kaderi var. Albümün kayıtları, dört kişilk kadro ile yapılır. İstanbul’daki ilk konserlerini, yine bu dört kişiyle Papilion‘da verirler. Ancak Hazar Mutgan ve Gökçe Başar’ın yüksek öğrenim için yurtdışına gitmeleri dolayısıyla Gaga‘nın çıkışıyla grubun dağılması bir olur. Muhtemelen bir daha -veya uzun bir süre- dört kişilik kadroyla dinleyemeyeceğimiz grubun sadık ikilisi Işık Sarıhan, Özüm İtez yeni albüm çalışmalarına başlamışlar bile.
MK2 Yapımcılık etiketiyle piyasaya çıkan Gaga için yapım şirketinin yorumu ise şöyle: Grubun iki elmanı Ankara’dan ayrılmadan önce kaydedilen Gaga, Hayvanlar Alemi’nin dört kişilik orijinal kadrosunun yıllardır geliştirdiği saykodelik tınıyı, ucu açık yapılan ve grubun genel eğilimlerini bir albümde toplamaktadır. Albümüm çoğu, grubun kendiliğindenlik anlayışı bozulmadan, doğaçlama ya da yarı doğaçlama olarak, canlı çalınarak kaydedilmiş, birçok şarkı ve fikir stüdyoda geçirilen kısa sürede geliştirilmiştir. Bunun yanında, konuk vokalist Mehmet Öd’ün seslendirdiği Sırtlan Havası’nın da içinde bulunduğu birkaç parçayla, grubun alışık olmadığı bir alan olan vokal kullanımına da yer verilmiştir. Nepal’den ve Endonezya’dan birer şarkı ile belirginleşn ‘dünya müziği’ etkilenimleri, hayvanlar Alemi’nin yakın gelecekte ilerlemeye devam edeceği yöne de işaret etmektedir.
Grubun buraya koyabileceğim herhangi bir video kaydını bulamadım. Onun yerine sizin
için tam buraya tekrar Myspace tıkını koyuyorum. Ben albümlerini, tek atışta Dost‘tan buldum, ama internetten almak isteyenler için de bu tıkı yerleştiriyorum. Benim gibi güzel kapak tasarımlarına meraklı, bir CD’yi tüm hacmi ve özgünlüğüyle elinde tutup sonra da arşivine koymak isteyen bir yapınız varsa bu albümü alın derim. O yuvarlak, aynalı aletin içerisindekiler içinse diyeceğimi dedim. Deneysel ve saykodelik müzikten hoşlananlar, belki bazen biraz fazla derine kaçmış bu müziği beğeneceklerdir.
Beirut
Beirut, 30 Haziran 2007 Cumartesi günü Radar Live festivaline, İstanbul’a geliyor. Balkanlardan ve hatta buralardan esen rüzgarla havalanmış bu hem yaslı hem eğlenceli müziğe kendinizi kaptırmanızın pek zor olmayacağını düşünüyorum. Zira bizim kulakların dengesine uygun bir zehir saçıyor aleme.
Burada da dendiği gibi, New Mexicolu, 20 yaşında bir çocuğun yaptığı müzik nasıl olur da Rus bir dedenin müziği gibi olur? Bakalım nasıl olur.
Beirut, 2006 Mayıs ayında, Ba Da Ging! etiketiyle piyasaya çıkardığı Gulag Orkestar albümü ile indie müzik piyasasında oldukça ses getirdi. Onlarca kişilik bir orkestra da diyebileceğimiz grubun esas oğlanı ise Zach Condon. Yani yine bir tek-adam grubuyla karşı karşıyayız. Solda bir fotoğrafını gördüğünüz bulut saçlı ve deli bakışlı bu kişi, 20 yaşında (muhtemelen ’87li -hiçbir yerde doğum tarihini yazmamışlar) ve Balkanlarla tek alakası aynı gezegen üzerinde yaşıyor olması.
Zach Condon, New Mexico‘nun başkenti Santa Fe‘den bir ‘müzik adamı’. Müzik yeteneğinin aileden geldiğini düşünen biri olarak, Zach’in dedesinin bir caz müzisyeni olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım.
Şimdiki yaşından da anlaşılacağı üzere, Zach Condon‘ın müzikle alakası çok küçük yaşlardan başladı. Evde erkek kardeşiyle birlikte kulak yetiştiren Zach, 15 yaşına geldiğinde Real People isminde bir grupla bir albüm çıkardı piyasaya. (Ama bu konuda pek fazla bir bilgi yok, zaten işin içinde Beirut‘un şimdiki ünü olmasa pek araştıralacak bir albüm olduğunu zannetmiyorum. Yine de belli olmaz tabi.) 16 yaşında ise farklı bir tarzda başka bir albüm daha üretti. 17 yaşında hayatının dönüm noktalarından birini yaşadı: Liseden atıldı! (Bir söyleşide lise denen şeyin amacının ne olduğunu zaten anlamadığını; başka birinde ise okuldan atılmak için elinden geleni yaptığını söylemiş. Eh, atıldıktan sonra hep öyle denir zaten: Hoca bana takmıştı olm! :))
Gulag Orkestar albümünün en tanındık şarkılarından biri olan Postcards from Italy dinleyelim dilerseniz bu arada:
[odeo=http://odeo.com/audio/3543233/view]
Evde durup durup Emir Kusturica filmleri izleyip Goran Bregoviç‘le gaza gelen adamım Zach, lise isimli ipini de koparınca bu filmlerde yaşayan insanlarla, bu müziğin üretildiği kültürlerle bizzat tanışmak için Avrupa’ya gitmeye karar verdi. (Aslında 17 yaşındaki Zach, bu seçimi, az önce benim anlattığım kadar bilinçli bir şekilde değil, müzikal meyilleri nedeniyle yaptı da denebilir.)
Avrupa’da, Amserdam’daki kuzeninin salaş öğrenci evinde kaldı. Bu evin üst katında, yaptığı gürültüden dolayı komşulara illallah dedirten Sırbistanlı bir gurbetçi yaşıyordu. Komşuların gürültü diye şikayet ettiği ise aslında, sesini sonuna kadar açıp bağıra bağıra söylediği, memleketinin şarkılarıydı. Onlarca enstürmanın ve vokalin aynı anda hem eğlenceli hem de buram buram vatan hasreti, sevgili özlemi kokan şarkılar meydana getirdiği bu şarkılar, arayış içerisinde olan Zach Condon‘ı çok etkiledi. Kuzeninin evinde bulaşık makinesi olmadığı için (ben de bunu anlamadım, hadi çamaşır olsa neyse) bulaşıklarını, pek hoşlaşmadıkları bu Sırp arkadaşın evine çıkardıkları bir gün Zach ona, dinlediği şarkıları çok beğendiğini ve merak ettiğini söyledi. O gün, onun evinde sabahın aydınlık saatlerine kadar müzik setinin önünde oturup onlarca Balkan şarkısı dinlediler. (Bulaşıklar kaldı. :)) Büyülenmiş kulaklarıyla Zach, ertesi gün bir çanta dolusu CD’yle eve geldi ve günlerinin büyük bölümünü bu müziği dinlemeye ve özümsemeye ayırdı.
Bir ara daha verip, albüme adını veren Gulag Orkestar isimli şarkıyı dinleyelim- 8 Mayıs 2007 Bowery Ballroom, New York City. (Bu şarkıyı özellikle dinlemek gerek. Yalnız Beirut‘un bütün kayıtları, hayranları tarafından çekilmiş amatör kayıtlar. Aşağıdakini beğenmezseniz aynı konserde çekilmiş bu videoyu izleyin- WordPress bu siteye izin vermediği için koyamadım.)
Zach Condon Avrupa’daki vaktinin çoğunu Fransa’da, en çok da Paris’te geçirdi. Zannedildiğinin aksine Balkan ülkelerinin hiçbirinde bulunmadı. Paris’te, kendisi gibi, farklı kültürleri merak eden öğrencilerle, bohem sanatçılarla ve Doğu Avrupalı
göçmenlerle takıldı. Ve sonunda tekrar New Mexico’ya döndü. Elinde ukulele (4 telli küçük, tiz gitarımsı- aslen Hawaili), pirinçten yapılma aletler ailesi üyeleri (brass instruments- dudakların titreşimiyle çalışan, trombon gibi üflemeli aletler) ve akordeon gibi köken olarak Amerikan topraklarına yabancı araçlarla odasına girdi. Albümdeki bütün şarkıları büyük bir hızla üretmeye başladı. Bir ara Gulag Orkestar şarkısı üzerinde çalışırken odanın önünden geçen erkek kardeşi “bu ne yahu, dul kalmış gibi çalıyorsun” deyince Zach “tamam, o zaman olmuş” dedi. Çıktı. Kayıtların da o odada yapıldığına dair görüşler var ama tam emin değilim. Yalnız albümde birçok enstrümanı Zach’ın çaldığı doğrudur.
Beirut‘u toparlayan, düzenleyen ama en çok da tanınmasını sağlayan adam ise Amerikan indie müziğinin ünlü gruplarından Natural Milk Hotel ve yine Avrupa ve Balkan müzikleri icra eden A Hawk and a Hacksaw gruplarının davulcusu, sağda fotoğrafını gördüğünüz, Jeremy Barnes oldu. Meraklılarına, bu iki gruba ve bu adama da yakından bakmalarını tavsiye ederim. (Sonradan Not: A Hawk and a Hacksaw hakkında pek hoş, Türkçe yazı için buradan buyrun.)
Beirut, 2006 yılı bitmeden, yine Ba Da Ging! etiketiyle 5 şarkılık Lon Gisland EP’sini piyasaya çıkardı. Bu EP’de sadece Sceneic World şarkısının yeni versiyonu bulunuyor, diğerleri yeni parçalar -mesela hemen aşağıda klibini izleyebileceğiniz Elephant Gun. Bu arada, Gulag Orkestar albümü, genişletilmiş haliyle daha sonra bir de İngiliz plak şirketi 4AD tarafından basıldı. 2007 Şubat ayında ise Pompeii adını verdikleri 3 şarkılık bir EP daha piyasaya çıktı.
Geçen, canımın biraz sıkkın olduğu bir gün yolda giderken, müzik çalarımın kulaklıklarını kulağıma taktım ve Beirut dinlemeye başladım. Zach‘in biraz eskimiş gibi sesi ve tüm o enstrümanların konuşmaları beni, küçükken anneannemin dokunulmaz vitrininde duran Polonyalı köylü çocuk biblolarının dünyasına götürdü. Buradaki sağlam makalede Beirut’a biraz içi boş, biraz özenti, biraz yabancı-fetişisti gözüyle bakılmış. (Okumanızı tavsiye ederim, Balkan müziğinin aslen Türk Yeniçeri müziğinden geldiği gibi farklı görüşleri var.)
Balkan topraklarıyla, Emir Kustirica- Goran Brogoviç iklisinden ve çok bilmiş Parisli öğrencilerin anlattıklarından başka bir bağlantısı olmayan 19 yaşında bir çocuğun ürettiklerine pek güvenilmeyebilinir tabi. Eğer ürettiği şey müzik olmasaydı! Burada tüm bilinenleri unutup ‘kulağının götürdüğü yere git’mek en iyisi olacak sanırım.
Son olarak, Lon Gisland EP’sinden Elephant Gun isimli müthiş şarkıyı dinleyelim. Bu klip Beirut‘un ilk ve şimdilik tek klibi ve çok güzel! O yüzden sona sakladım. ;) Klibin yönetmeni Alma Har’el. (Solda, Zach’in yanında.) Kendisiyle bu klip üzerine yapılan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.
En son not; Youtube veya Dailymotion‘daki Beirut videoları pek iyi değil. Zaten toplamda pek fazla sayıda görüntü yok. Benim gezinirken karşılaştığım en kaliteli video ve fotoğraf çekimleri bu adreste. Ebesinin körü fiyatlarında satılan kayıt cihazlarına sahip olan kişilere sesleniyorum: Grup İstanbul’a geldiğinde üşenmeyin, her anını kaydedin. Beirut‘un görüntüleri Balkanımsı bir şehirden yayılsın bari. :)
Nekropsi
On yılda bir çıkan albümleriyle, 19 Nisan’da, Nefes Bar‘da bir konserleri olacak. (Düzenleyen Dede Organizasyon [Ankara Psychedelic]). Yeni albümlerinin piyasaya çıkmasından beri zaten kendileri hakkında bir şeyler yazmak istiyordum. Hızlanmış oldu, iyi oldu.
Nekropsi, 1989 yılında İstanbul’da kuruldu. İlk kurulduğunda adı Necropsy idi. 1992′de kaydettikleri demo-albüm Speed Lessons Part I de bu ismi kullandılar. “Kadıköylü gençlerin yetenek gösterisi” olarak tanımlanan demo, o yılların asi gençlik müzik türü olan speed metal /trash tarzındaydı. Speed Lessons Part I, hem posta yoluyla, hem de yerel müzik marketlerde toplam 700 kopya sattı.
İnternetten her türlü bilgiye pat diye ulaşılamadığı, benim altımda kısa bir don olduğu ve de grup o zamanlar oldukça yerel olduğu için bu demoyu hiç dinlemedim. Hadi bugüne geldik, yazmadan önce dinleyeyim dedim. Yine bulamadım. Bu nedenle bu demo hakkında yorum yapamayacağım. Yalnız içindeki şarkıların isimlerini, bu kaynaktan öğrendiğim kadarıyla, paylaşabilirim tabi: The Pure, Honest Mind, Make me Melieve (?) ve Why Dodrums.

Grubun ilk kadrosu şöyleydi: Vokalde Cem Ömeroğlu, davulda Cevdet Erek, gitarda Erem Tanyeri ve basta Umut Gürbüz. Zamanla gitara Tolga Yenilmez, basa Cenk Turanlı geçti. Böylece Nekropsi, bütün elemanlarımızın isimleri ‘C’ harfiyle başlasın hayaline sadece bir adam uzakta bir duruma geldi. Üçüncü albümde Tolga’yı görmezseniz şaşırmayın, ehe.
Nekropsi, tıbbi/adli vb. bir terim olan necropsy‘den geliyor. En kısa ve bodoslama anlatımıyla nekropsi, bildiğimiz otopsi demek. Yalnız nekropsi, hayvanlar üzerinde uygulanıyor. Sözcüğün eski Yunanca tam karşılığı ise “ceset /ölü beden görmek”. 90′ların metal müziğinin ölüm, ceset, kan sevdalısı çocuklarının koyacakları türden bir isim. Ama şu anda grup, benim kafamdaki Nekropsi sözcüğüne çok güzel anlamlar yüklemiş durumda.
Speed Lessons Part I‘ın üzerinden dört yıl geçti. 1996′dayız. Ada Müzik‘in desteğiyle grubun ilk resmi albümü “Mi Kubbesi” piyasaya çıktı. Bu ismin hikayesi ise şöyle: Albümün tamamlanmasına yakın Cevdet Erek, kapak için küçük bir öykü yazıyor. Öyküde, bir grup insan bir sabah uyanıyor ve kendilerini dev bir kubbenin altında buluyor. Bir yerlerden de, çok yüksek seste bir ‘mi’ sesi geliyor. Herkes bu sesin kaynağını bulmak ve onu susturmak için elinden geleni yapıyor. Yalnız fark ediyorlar ki, bu ses arada sırada kesildiğinde, kubbe de ortadan kayboluyor ve bunlar boşlukta öylece kalakalıyorlar. Buradan, bu sürekli bir biçimde devam eden ‘mi’ sesinin bir şekilde, hem kubbenin hem de kendilerinin varlığıyla sıkı bir ilişkisi olduğunu keşfediyorlar. Ve sonunda ‘mi’nin kaynağını buluyorlar: Kendileri!
(Kaynak, Cevdet Erek’in buradaki röportajı. Umarım doğru anlatabilmişimdir.)
Mi Kubbesi‘yle Nekropsi- Speed Lessons’ın tarzından uzakta- etnik, psychedelic, progressive olarak adlandırabileceğimiz bir aleme kaydı. Yalnız, sert altyapıları grubun, aynı tarzı icra eden gruplardan (ki o ara sayıları fazla değildir eminim) farklılaşmasını sağladı. Öyle ki, çoğu enstrümental olan şarkıları dinlerken, bir dönemin asi gençlerini oldukça etkileyen metal müziğin, ülkem haritasının renklerinden biri olarak eklendiğini hissediyorsunuz. Belki de önceden çok sert olduklarını bilince böyle bir şey hissetmeniz gerektiğini hissediyorsunuzdur, bilemeyeceğim artık. Velhasıl Nekropsi, kelimenin tam
anlamıyla ‘acayip’ bir grup. Batının deneysel -progressive etkileri onlarda; doğudan Fars – Arap, Türk ezgileri onlarda; güzel güzel devam ederken hop oraya hop buraya zıplayan şarkılar onlarda… Padişahın, sabaha kadar soyup soyup tenine ulaşamadığı masal prensesi gibi.
Nekropsi, 1998′de, Robert Plant ve Jimmy Page‘in bulunduğu mini Led Zeppelin İstanbul konserinde, alt grup olarak sahneye çıktı. Arada eminim başka konserleri de olmuştur ama benim bildiğim 2005′te ODTÜ MT Müzik Günleri’nde sahneye çıktığı.
Aradan yıllar geçiyor fekat Nekropsi yeni bir albümle ilgili tek bir sinyal vermiyordu. Bir ara grubun dağıldığı söylentileri dolaştı ortalıkta. Halbuki Nekropsi bir organizmaydı, dağılamazdı. Olsa olsa uzuvlarından bazıları askere filan giderdi, ama mutlaka geri dönerdi.
Yeni albüme geçmeden Mi Kubbesi’nden bir şarkı dinleyelim: Çarşı
Bu albümü henüz edinemedim. Hakkında okuduğum yazılardan, eski Nekropsi hayranlarının bu albümle pek hoşlaşmadığı yönünde bir izlenim edindim. En iyisi bilen birini dinlemek:
(11.03.2007 Hilmi Tezgör, Radikal.)
“Albümün gün ışığına çıkan ilk şarkısı, Papa’nın Türkiye ziyaretinin kesinleşmesinden önce yazılmış olan ‘Die Neue Papa’ idi. Dans ritimleri ve melodisiyle, bir kere dinlenmesi bile akılda kalmaya yeten şarkı, yıllar sonra bu albümün hafızalardaki sembolü olacak. Belçikalı grup Front 242 ya da Alman üçlü Deutsch Amerikanische Freundschaft gibi endüstriyel-dans gruplarını da andırıyor ‘Die Neue Papa.’ Lakin albümün ilk şarkısı, “Gelmekte olan devrim halka yavaşa yavaş sevdiriliyordu” diye başlayan ve Latin alfabesine geçişi kendine has bir tarzda anlatan ‘Harf Devrimi’. Beste özellikle gitar ve davullarıyla dikkat çekici. Şu an okuduğunuz gazetede çıkan üç haber başlığından oluşturulan kolajla dile gelen ‘Erciyes Şokta’, Nekropsi’nin ‘progressive’ damarını hissettiren harika bir şarkı. Grubun dinleyicileri ‘Foklar’ şarkısıyla ise 10 yıl öncesine gidecek ve ‘Mi Kubbesi’nin ikinci şarkısı ‘Fok’u hatırlayacaklar: “Halklar toparlanın/Derhal yakınlaşın…” ‘Baba’ isimli şarkıda aslında albümün bütününe hakim olan sadelik var ama dinlendikçe bu sadeliğin hiç de sığ olmadığı ortaya çıkıyor. Albümün gizli mücevheri ise bence ‘Ebo’. Brenna McCrimmon, Sumru Ağıryürüyen ve Güzin Yenilmez gibi konukların birkaç dizelik vokalleri dışında son derece atmosferik, hüzünlü, şahane bir enstrümantal ‘Ebo’. Kapanışta ise sadece ‘Bağlama’ ve zil var, vokal yok. Önemli bir bilgi daha: Kurban grubundan tanıdığımız Kerem Tüzün bu albümde Nekropsi’nin kadrosunda yer alıyor.”
Sayı 2: On Yılda Bir Çıkar‘dan iki şarkıyı (Harf Devrimi ve Erciyes Şokta), grubun Myspace sayfasından dinleyebilirsiniz.
Birkaç yıl önce bir arkadaşımın albümünü getirip ısrarla dinletmesi sonucu- biraz geç de olsa- farkına vardığım Nekropsi, ‘yeni kapılar açan’ her grup gibi şimdiden efsane olmuş durumda. Yeni albümü veya gelecektekileri bilmiyorum ama, Nekropsi‘nin müziğe yaklaşımı böyle yenilikçi olduğu sürece öyle de kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Sonradan notlar (26 Nisan 07):
İkinci albüm sonunda elimde. Dost’a sorduğumda kalmadığını söylemişlerdi. İki gün sonra ise doğumgünü hediyem olarak elimdeydi! (Teşekkürler Erkut.) Albümün ismi bahsettiğim gibi “Sayı 2: On yılda Bir Çıkar” değil. Sadece Nekropsi. O başlığı sanırım tanıtım faaliyetlerinde kullanıyorlar. Ayrıca Hilmi Tezgör‘ün bahsettiği gibi, bu albümün baslarını Cenk Turanlı yerine Kurban‘dan tanıdığımız Kerem Tüzün çalmış. (Kerem Tüzün’ün bas gitarda gerçekten sağlam bir ‘tarz’ı var. Dinlerken onun çaldığını hissediyorsunuz.)
Albüme gelince… Genel kanım gayet olumlu. Mi Kubbesi‘ni çok seven biri olarak bu albümü de beğendim. Yalnız, aradan geçen on yılda birçok şeyin değişmiş olduğunu da söylemek gerek. İki albümü karşılaştırmak gerekirse, en başta göze çarpan vokallerin varlığı. Ancak vokalin hemen her şarkıda geride tutulmuş olması ve sözlerin müziğin tamamlayıcısı olarak kullanılması dolayısıyla bu durum, yeni albümü yorumlarken benim için çok belirleyici değil.
İkincisi, yeni albümde, Mi Kubbesi‘ne göre ‘folk’tan uzaklaşmış, Doğu ezgilerini daha az kullanan bir Nekropsi var karşımızda. Albümün biraz puan kaybettiren özelliği belki de bu olmuştur. Ayrıca, CD’yi takıp da dinlemeye başladığınızda kulakta ilk hissedilen hava 9o’ların deneysel müzik havası oluyor. Son olarak, birçok şarkının altında duyulan davul-gitar ritmi birbirine çok benzer olduğu için dakikalar süren bir tek şarkı dinlediğinizi düşünüyorsunuz. Hani King Crimson vb. grupların, uzun uzun sürüp de genelinde birkaç ayrıntı ortak paydayla birleştirilmiş şarkıları vardır ya, onlar gibi. Kötü mü? Bence hiç de değil. Hepsi de aynı delilikte. Kolay dinlenir olsun diye bütün bir şarkıyı bölmüş de olabilirler hakikaten.
Albüm kapağı Mi Kubbesi‘ne göre oldukça iyi bence. Zira Mi Kubbesi‘nin kapağı bana hep sanki korsan CD almışım da renkli fotokopi çektirmişim gibi gelirdi. Üçe katlanmış kartondan oluşan kapak ve metinlerin tasarımı Cevdet Erek‘e ait. Kapak fotoğrafı ise 1987 yılından bir Rumeli Hisarı manzarası, Aysel Erek‘ten. CD üzeri ise bilerek Mi Kubbesi‘ne benzetilmiş gibi. Siyah zemin üzerinde daire oluşturacak şekilde şarkı isimleri yazılmış. On yılda bir albüm çıkarınca millet unutmuştur diye düşünmüşlerdir, ehe.
Benim genel görüşüm albümün ‘hiç de fena olmadığı’ yönünde. 1993-2006 yılları arasında yazılmış şarkılardan oluşan ikinci albümüyle Nekropsi‘nin, hayranlarını hayal kırıklığına uğrattığını düşünmüyorum. Bir de o konserler var ki, of of! 19 Nisan Nefes konseri yorumlarımı yandaki başka bölümünden veya buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. (Yakında)
At the Drive-In
Bir yerde Mars Volta için ‘en çok bilinen bilinmeyen grup’ diye bir yorum okumuş ve çok doğru bulmuştum. Hakkındaki bilgim fena seviyede olmayan Mars Volta‘yı yazma planları yaparken, kulağıma At the Drive-In (ATD-I) kaçtı. En çok bilinen bilinmeyen grup Mars Volta‘nın beşiğini oluşturan bu efsane grubu yazarken oldukça zorlanacağım sanırım. Kısa ömrü biyografisini kolaylaştırır demeyin, konsantre meyve suyu gibiler. Su katılmamış bir müzik ruhuyla karşı karşıyayız, hazır olun!
At the Drive-In‘in kuruluş öyküsü Texas – El Paso’da geçiyor. Cedric Bixler-Zavala (vokal), okuldayken katıldığı iki gruptan da kovulunca, arkadaşı Jim Ward (gitar) ile birlikte yeni bir grup kurmaya karar verdi. Bu arada Omar Rodriguez (gitar) ve Paul Hinojos (bas) da bir grup kurmuş, death metal tarzında takılıyorlardı. 1993′te bu iki grup, yanlarına bir de davulcu alarak At the Drive-In‘i oluşturdu. Bir ara bir eleman değişikliğiyle son halleri, davulda Lübnan kökenli Tony Hajjar‘lı idi. (Aşağıdaki fotoğrafta, Mars Volta’dan bildiğimiz, Afro saçlarıyla ünlü ikili Omar-solda ve Cedric görülüyor. Sanki ders arasında sigara içmeye koridora çıkmışlar gibi, ehe.)
At the Drive-In müziği, bir sıcak iklim- hayat güzel müziği değil. Yalnız, tüm parçalarında
göze çarpan bir güneylilik var. ATD-I’yi farklı yapan da zaten, kuzeyin bireysel-gri dünyasında, güneyin güneşli ritimlerini kullanmış olması. Cedric’in şarkı sözlerine ‘anlatan’ olarak değil de ‘müziğe uyum sağlayan’ bir ses unsuru olarak yaklaşması sayesinde de müziğin bütünlüğü hiçbir parçada bozulmuyor. İki gitarın birbirinden bu kadar alakasız takılıp da, bir bütünün parçaları olarak kulağa varması da pek sık rastlanan bir şey değildir eminim. Bunun için, her bir elemanın çok sağlam bir müzikal ve kültürel altyapıya sahip olması gerekir. Hepsi koç bunların, koç!
Okuduğum birçok ATD-I makalesinde, grup elemanlarının Teksas’tan, özellikle El Paso’dan olması müzik eleştirmenlerini oldukça şaşırtmış gibiydi. Elemanların farklı kültürlerden gelmiş olmasını müziğin orijinalliğine; El Paso gibi bir yerden böyle bir grubun çıkmasını ise dehalarına bağlıyorlar daha çok. Halbuki ben, ana akımın geçtiği yere coğrafya ve kültür olarak uzak olan şehirlerden çok daha özgün müzikler ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Hatta, burada yayınladığım Nine Inch Nails yazısı için araştırma yaparken, Trent Reznor‘ın uçsuz bucaksız mısır tarlalarından başka bir şeyin olmadığı minik bir şehirde doğup büyümesi beni hiç şaşırtmamıştı. Yani, küçük şehirlerden çıkan müzisyenler için kafamdaki cümlenin bağlacı ‘için’ olmasa bile, ‘rağmen’ değil. Bu konuyu daha sonra, başka yazılara bırakıyor ve At the Drive-In’e devam ediyorum.
Kuruluşlarından bir yıl sonra, 1994′te At the Drive-In, ilk stüdyo kaydı olan, üç şarkılık Hell Paso‘yu çıkarttı. İlk konserini sadece dokuz -şanslı- kişiye veren ATD-I, toplam 2000 millik Teksas turnesini de bu kayıttan sonra gerçekleştirdi.
Aslında ATD-I, 2001 yılındaki dağılmalarına kadar toplam beş tane albüm piyasaya sürdü ama bunların dışında ona yakın single, EP filan da üretti. (Bu terimlerle birlikte vinyl denen şeyi de biraz öğrendim.) İşte Hell Paso da bu albüm sayılmayan kayıtlardan biri. Alfaro Vive, Carajo! ise, ki adı galiba 80lerde bazı radikal değişiklikler için ayaklanan Güney Amerikalı bir topluluktan geliyor, 1995 yılında dört şarkıdan oluşan ve yine albüm sayılmayanlar familyasından bir vinyl idi. (Bu iki kayıt piyasada bulunmuyor tahmin edersiniz. Yalnız, Alfaro Vive, Carajo! gitarist Jim Ward tarafından CD formatından tekrar piyasaya sürülmüş, meraklılarına duyurulur.) Bu iki kayıt arasında, normal bir grubun yapabileceğinden çok daha fazla serpilip büyüyen grubumuz, artan hayran kitlesinin farkında olarak 81 model bir Ford Ecoline aldı ve 42 günde 10.000 mil gezecekleri bir ABD turnesine çıktı.
1996′da, yapımı için sadece 600$ harcadıkları ilk ATD-I albümü Acrobatic Tenenement piyasadaydı. Her olayı turne yapmak için bahane eden At the Drive-In, Şubat-Haziran 1997 boyunca, 100 gün ve 24.000 mil sürecek bir ABD konser-turuna daha çıktı. Belli ki, bu turneler onların ilham perisiydi. Zira, aynı yılın Eylül ayında altı şarkılık CD-EP El Gran Orgo piyasaya çıktı. Bu albümden Fahrenheit ve Picket Fence Cartel, 2005 yılındaki toplama albüm This Station is Non-Operational‘da yer aldı. Bu albümün ilk şarkısı olan Fahrenheit, ilk gitar vuruşundan itibaren beni oturduğum yerden kaldırmış, nakarat bölümünün melodisi kalbime kalbime vurmuştur, şiddetle tavsiye ederim.
El Gran Orgo‘dan itibaren daha melodik bir altyapıya kavuşan ATD-I, 1998′de In/Casino/Out ve 1999′da Vaya albümleriyle de, yenilikçi karakterini terketmeden, bu yoğun duygusal (emo) tarzını ilerletti. Bu albümlerden Metronome Arthritis ve Napolean Solo, az önce bahsettiğim toplama albümde de yer alan, ağır tempolu, ağır etkili parçalardan. In/Casino/Out albümü, plak şirketleriyle olan anlaşmazlıklar yüzünden, At the Drive-In’e ‘abi, bu iş olmayacak sanırsam, albüm çıkarmayalım artık, gezelim yine’ dedirtiyordu ki, aslen pop/punk tarzında gruplarla ilgilenen Fearless Record gruba hayranlığından her iki albümü de kendi bünyesinden çıkardı.
At the Drive-In‘in en çok bilinen albümü en son albümü Relationship of Command oldu. Grand Royal etiketiyle piyasaya çıkan bu albümde, özellikle One Armed Scissor, grubu haklı ününe kavuşturan (ki zannederim bu kadarını istemiyorlardı) şarkı oldu. Klibini izleyelim hemen:
At the Drive-In 2001 yılında, en popüler oldukları zamanda, dağıldı. Bu konuda çeşitli açıklamalar ve tabi ki. Ama benim, okuduklarımdan çıkardığım genel sonuç, yaptıkları müziğin duygusal yoğunluğunun uzun süreli birlikteliği kaldıramamasıdır.
At the Drive-In’in bittiğini zannedenler, yanıldıklarını hemen anladılar. Zira, kendisinin iki tane olgun çocuğu oldu: Mars Volta (dinle) ve Sparta (dinle). Mars Volta, Omar ve Cedric’le birlikte daha çok progressive- deneysel bir yol izlerken, Jim Ward önderliğinde kurulan Sparta (solda) ise alternatif rock- punk rock tarzından karar kıldı.
At the Drive-In’in neredeyse kuruluşuyla birlikte hayata geçen bir de yan projeleri vardı: De Facto. Bu grup, ATD-I’den Omar Rodrigez ve Cedric Bixler-Zavala‘nın yanısıra, klavyede Isaah Ikey Owens ve ses mühendisliğinde Jeremy Michael Ward‘dan (ATD-I’nin gitaristi olan Jim Ward’ın kuzeni oluyor, kardeşi değil) oluşan bir dub / reggie grubuydu. Grubun sona ermesinde Jeremy’nin aşırı dozdan ölümünün büyük etkisi oldu. Bu olaydan sonra, sürekli kafalar dumanlı gezen Omar ve Cedric de uyuşturucuyu tamamen bıraktılar.
At the Drive-In’i myspace sayfasından da dinleyebilirsiniz tabi ama, ben 2005′te piyasaya
çıkan This Station is Non-Operational albümünü edinmenizi tavsiye ederim. Yalnız, yanında verilen DVD konusunda pek fazla beklentili olmayın. İki adet oynak resim (buddy icon), bir sürü duvar kağıdı ve grup diskografisi dışında bir şey yok malesef. Sağlam bir At the Drive-In hayranı tarafından yapılmış ve grubun 2001′de dağılmalarından sonra güncellenmemesine rağmen halen yerinde duran ve çok işe yarayan Rolodex Propaganda‘ya da kesin uğrayın.
At the Drive-In‘in, This Station is Non-Operational albümünde yer alan 18 adet şarkının sözlerini ve genel olarak vokal + şarkı sözleri ile ilgili yorumlarımı ise sağ barda bulunan başka bölümündeki sayfalarda bulabilirsiniz.
Son olarak, bu albümü bana dünyanın öbür ucundan göndererek At the Drive-In‘le tanışmama vesile olan abla ve enişte; Beyza Pınar ve Joseph’a sesleniyorum: Dahaoaoa… Dahaoaoa… (Joseph için: Moreeee…. Moreeee… ;))
Ve ATD-I’nin hangi şarkısı olduğunu bilmediğim bir klibini izleyelim de bitsin bu iş :P
Kulağınız açık olsun canım okuyucularım, esen ilen kalın!
DerdiYoklar İkilisi
DerdiYoklar İkilisi, Ali Ekber Aydoğan (vokal-saz, gitar) ve İhsan Göğercin (davul-vokal) isminde iki müzisyen tarafından kurulmuş. İlk albümleri olan Şu Dünyanın Halkı 1979 yılında piyasaya çıkmış olmasına karşın DerdiYoklar, düğünlerde derneklerde de çalan bir grup olduğu için, kuruluşlarının daha eski bir tarihte olduğunu düşünüyorum.
’80′ler Türkiye’sinin panoroması’ cümlesiyle başlayan bir giriş yapmamamın sebebi, hem daha sonra doğup hem de bugünün gözlükleriyle o zamana ait “elit entellektüel” yorumlarla ukalalık yapanlardan olmadığımdandır. Şalvara bak, ortama bak, puhaha derken ‘bu ne cüret!’ derler adama, ‘şu cüret’ diyemezsin sonra. Yakın geçmişte sıkışıp kalmış bir dönemi alıp başımın üzerine koymak da değil yapmaya çalıştığım. Sadece, müziği, mekandan ve zamandan (ve görüntüden) bağımsız olarak düşünmek, algılamak ve yorumlamak gerek diyorum. Bu açıdan bakınce bence DerdiYoklar gerçekten muhteşem bir grup.
İkili 80′lerin tüm özelliklerini taşıyor. Videoların düğünlerde çekilmiş olması, bu özelliklerin altını kalın kalın çizmiş, daha da güzel olmuş. Burada, 1984 yılında bir düğünde çekilmiş müthiş performanslarını izleyelim:
İhsan Göğercin‘in davula hakimiyeti inanılmaz. Bunu, solonun sonuna doğru kattığı Türk
motiflerinde daha da çok vurguluyor. Ali Ekber Aydoğan‘a diyecek laf yok zaten. Ama, benim en çok dikkatimi çeken sahne şovları oldu. Benim fikrimce Türk müziğinde yıllardır halledilememiş bir sorundur bu: Şarkıcı sahneye çıkınca çok kasılır; dışarıdan aldığı bazı takviyelerle kasılmayanlar da, KF1500 modunda doğru düzgün bir kompozisyon ortaya koyamaz. Dün akşam arkadaşlar ‘mutlaka izle’ dediklerinde, ağzımın bu kadar açık kalacağı aklımın ucuna bile gelmezdi. Önceden çalışıldığı belli olan bir gösterinin bu kadar doğal bir şekilde icra edilebileceğini düşünmezdim. Çaldıkları mekanın bir düğün salonu, dinleyicilerinse oraya düğün münasebetiyle gelmiş misafirler olduğu düşünülürse, normal olarak ilgisiz izleyiciler yüzünden motivasyonlarını hiç kaybetmemeleri de ayrıca takdire şayan. (Davul solo arası) :
Tahmin edersiniz ki, ikili hakkında, bahsettiklerimin ötesinde bir bilgi bulamadım, en ayrıntılısı bu sitede. En son DerdiYoklar İkilisi albümü 2005′e kadar geliyor. Ancak, anladığım kadarıyla, İhsan Göğercin belli bir tarihte gruptan ayrılmış. Bundan sonra Ali Ekber Aydoğan, daha çok saz ile türküler çalıp söylemiş.
Albüm isimleri de, ikilinin özgün tarzını ifade ediyor: DisKo Folk, Yaşasın Hayvanlar (1981), Öküz Çağı (1988), Hop Hop Dazlaklar (1989). Ben bu ikiliye psychedelic folk etiketini de yapıştırıyorum, dayanamıyorum.
Ben, Derdiyoklar‘ın tek olmadığına eminim. O zamanın teknolojik imkanları düşünüldüğünde video kamera alma lüksüne sahip biri tarafından kaydedilme sahip olmayan bir sürü grup olmuştur. (Bu kaydı yapan kişi, düğünü değil de grubu çektiği için, onun düğün kameramanı olmadığını düşündüm.) Kulağı açık olanlara sesleniyorum: Abinizin sünnet düğünü olsun, teyzenizin nişanı olsun, eski video kasetleri izlerken böyle şeyler bulursanız, lütfen üşenmeyin, herkesle paylaşın. Türk Müzik arşivine katkıda bulunmak gerek. Yalnız ben, bizdeki düğün kasetlerindeki müzikleri düşününce, üstteki çağrı bir komiğime gitti.
Şimdi de gelinin arkadaşlarını sahneye davet ediyoruz, çıs tak çıs tak. :)
Dipteki Not: Derdiyoklar bitişik olarak yazılıyor. İhsan Göğercin ise İhsan Güvercin olarak da geçiyor. Aramak isteyenler için.
Sonradan Not: Ali Ekber Aydoğan‘ın, içerisine DerdiYoklar İkilisi‘ni de alan, müzik hayatı hakkındaki açıklamasını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.
Madrugada
Bu grubu daha önce yazmayı planlıyordum. Ama neyi, nasıl yazacağımı bilemediğimden bugüne erteledim. Bunun nedeni grubun bestelerinden, vokalinden, sözlerinden ve enstrümanlarını kullanış biçimlerinden; velhasıl kendilerinden külliyen çok fazla etkilenmiş olmamdır sanırım. Zira kelimelerin kifayetsiz kaldığı hisler yaratıyorlar dinleyenin içinde.
Madrugada, bir kere vokalden çok şey kazanıyor. Ama, solistin solo projesi The Opposition’ı dinledikten sonra grubun diğer elemanlarının da, grubun başarısında en az vokal kadar katkıları olduğunu anladım –zira The Opposition bence pek başarılı değil. (Şarkıları vokal Sivert Hoyem’in web sitesinden dinleyebilirsiniz.) Ayrıca vokalin tipine de gıcık oldum biraz. Şarkılarını ilk dinlediğimde Jim Morrison falan gibi bir şey beklemiştim. Ama, adamın yüzünde kendini fazla beğenmiş, büyülü sesinin ağırlığını kaldıramayacak ve sadece bu nedenle efsane olamayacak bir ifade var. Kliplerinde kameraya baka baka şarkı söylemesinin, sitelere kendi kendini çektiği fotoğraflarını koymasının da böyle düşünmeme etkisi olmuştur tabi.
Bana çağrıştırdıkları arasında Tom Waits, Jeff Buckley, The Doors, Nick Cave, ve hatta Leonard Cohen bile var.
Madrugada, Norveçli bir grup. Grup elemanları ilk olarak 1993 yılında Abby’s Addiction
adıyla bir araya geldiler. 1995′te ise, İspanyolca gün batımı anlamına gelen Madrugada adını aldılar. Grup şu anda basta Frode Jacobsen, gitarda Robert Burås ve vokalde Sivert Høyem’den oluşuyor. Ama önceki yıllarında iki tane davulcu -Jon Lauvland Pettersen, Simen Vangen; bir tane de klavye/piyano -Mikael Lindqvist geçmiş grubun bünyesinden.
Madrugada ilk albümü olan İndustrial Silence’ı 1999 yılında piyasaya sürdü. Bu albümden özellikle Strange Color Blue haklı bir üne sahip, ama bu ün birkaç yıl Norveç içinde döneldi durdu, daha sonra dünyayı gezme kararı aldı. Bu albümden Shine isimli şarkı da benim en sevdiklerim arasında yer almakta. 2001’de çıkardıkları The Nightly Disease’nin alıp götüren şarkısı ise Black Mambo –ki grupla beni tanıştırdığı için özeldir kendisi. Hands Up I Love You da, Sivert Hoyem’in dualı/büyülü sesini daha yakından hissedebilmek için ideal. En bereketli zamanlarını yaşayan Madrugada, bir yıl sonra,2002’de Grit’le ülkemize de giriş yaptı. Yurdum insanı (daha ben değil), grubu, bu albümden Majesty parçasıyla – aşağıda klibi de var- tanıdı. Ama bir sonraki albümü için üç yıl beklemek zorunda kaldı. Peki beklediğine değdi mi? Evet. Çünkü 2005 Şubat’ında
piyasaya çıkan The Deep End öyle böyle değil, çok başarılı bir albüm. Hold on to You, zaman mekan tanımadan kulakları fethedecek şarkılardan. Stories from the Streets, Electro Vacuum, Sail Away gibi daha birçok gül gibi parça var albümde. Yine 2005’te Live at Tralfamadore albümlerinin de çıktığını hatırlatayım. Madrugada, canlı performansı çok güçlü bir grup. Resmi web sitelerine girdiğinizde çalmaya başlayan şarkı, bu albümden Strange Color Blue. Bu versiyonuyla şarkı, Doors’a çok sağlam bir selam çakmış. Grubu canlı izleme isteğim, bu şarkıyı da duyunca, doruğa vardı. Ekşi Sözlük‘te yazdığına göre, solist Sivert Hoyem, The Deep End albümünü “it’s about the feeling of not being in control, the sinking feeling, the deep end of the swimming pool (Bu kontrolden çıkmış olmakla ilgili bir duygu, batma duygusu, yüzme havuzunun derin sonu)” diye tanımlamış. (Beş dakika ara: Grit albümünden Majesty)
Madrugada’nın birçok fan sitesi. var. Bunlardan en ünlü ve İngilizce olanı şu anda heklenmiş durumda malesef. Legends and Bones ise grubun şarkı sözlerinin yayınlandığı bir hayran sitesi. Son albümleri piyasaya çıktığında, Radyo Eksen’den Gülşah Güray’ın yaptığı haberi de buradan okuyabilirsiniz. Yine Gülşah Güray’ın Sivert Hoyem’le 2005′te yaptığı söyleşiye buradan gidiliyor. (Bu söyleşiyi okuduktan sonra ilk gördüğümdeki gıcık olma durumum geçti sanki biraz. :)) Yukarıda var ama tekrar edeyim: Emi’nin bünyesinde yer alan resmi web siteleri, ve solist Sivert Hoyem’in solo çalışması The Opposition’a da buradan göz atabilirisiniz.Ve tabi Wikipedia.
Unutmadan belirteyim. Myspace’te Madrugada adından bir grup daha var -ki girip yanlışlıkla bunları dinlerseniz benim gibi şok olabilirsiniz. Bizim grubumuzun Myspace adresi We Are Madrugada. Öz Hakiki Madrugada da denebilir.
Madrugada’yı benim kadar çok beğenen, çok etkilenen olur mu bilmiyorum. Ama kesinlikle bir şansı hakediyorlar. Son olarak bir klip daha izleyelim. Yine Grit‘ten Ready‘ye komikli bir video. Sevgiler, saygılar, selamlar.
Halou
Ryan ve Rebecca 1992’de Santa Cruz (CA)’da tanıştılar. Müzikle profesyonel olarak ilgilenme kararıyla, üç yıl sonra San Fransisco’ya taşındılar.1998’de ilk debut albümleri We Only Love You yayınlandı. Elektronik müziğin ritimlerini kullanarak sakin bir pop müzik havası yaratan Halou, dinleyicilerine ilk albümden ulaşmayı başardı. 1999’da ise, ilk albümde yer alamayan şarkıların toplaması niteliğinde olan Sans Souice albümünü çıkardı. 2001 yılında piyasaya çıkan üçüncü albüm Wiser’da çello, akustik bas ve davul da kullanarak elektronik ve organik müziğin dengeli karışımı yaratmaya devam etti. 2006 Mayıs ayında çıkan son albümü Wholeness and Separation, elektronik ve organik müziğin son derece dengeli bir karışımı olarak eleştirmenlerin ve hayranlarının övgüsünü kazandı.
Yaptıkları müziğin türü genelde triphop/dreampop olarak tanımlanıyor. Halou’nun birkaç şarkısını Myspace adreslerinden dinleyebilirsiniz. Ayrıca kendi resmi web sitelerinden de son albümlerindeki şarkılara kısa kısa ‘kulak’ atabilirsiniz.
Aşağıda da iki tane kipleri var. İyi seyirler, güzel dinlemeler.
Everyting is OK
Bu güzel klibin yönetmenini merak edenler için buraya bir not ekleyeyim: Yönetmen Kelly Tunstall adında, 1979 doğumlu bir sanatçı. Bu kendisinin ilk klip denemesi olmuş. Kendi sitesinden attığım maile hemen cevap verdi. Söylediğine göre, bu şarkıyı kendi kendine dinlerken ‘ben buna bir klip yapayım’ demiş. Akabinde grupla iletişime geçmiş. Onlar da hemen kabul etmişler tabi. Sonucun bu kadar başarılı olduğunu gördüklerinde eminim kararlarından memnun kalmışlardır.
Your Friends
Portecho
1 Mart’ta Ankara’ya geldiklerini öğrendim, heyecanlandım. Hemen yazayım dedim.
Grup Tan Tunçağ ve Deniz Cuylan‘dan oluşuyor. Bu ikili 2005 yılında biraraya geliyor ve Portecho’yu kuruyor. Plak şirketi olarak ise Elec-Trip Records ile anlaşıyor. İlk albümleri Undertone’u Oğuz Kaplangı ile 2006 yılında kaydediyor. Gerek Londra barlarında, gerekse Rock’n Coke gibi festivallerde boy gösterip, uluslararası hayranlar ediniyor.
Burada Deniz Cuylan‘a da bir göz atmak lazım. Zira kendisi 2003 yılında Telecine albümünü çıkaran Maya projesiyle tanınıyor. Groovy, electronica ve ve caz karışımıyla yurtiçi ve dışında pek çok popüler mekanda çalmışlığı var. Televizyona, filmlere, reklamlara, ayrıca Düsseldorf ve Moskova’da gerçekleşen defilelere müzik besteledi. 2004’te ilüstratör Sadi Güran’ın çizimleriyle bütünleşen Netame projesini tamamladı. Kendisinin halen Tırtıllar adlı radyo programını sunuyor, alternatif yaşam-müzik dergisi ‘Bant’ın editörlüğünü yapıyor ve sık sık Stokholm’e giderek etnik-elektronik tarzda müzik yapan Play grubuyla albüm kaydediyor.
Portecho, genel olarak söylemek gerekirse, elektronik müzik yapıyor. Kendilerini ilk kez Bant Dergi aracılığıyla duydum. Deniz Cuylan ismi zaten dergiden yeterince tanıdık. Sonra, geçenlerde Dream TV‘de kliplerini gördüm. Sympathy adlı şarkılarına, çok kaliteli bir klip çekmişler. (Yalnız, itiraf etmek gerekirse, klibin bazı yerlerine ben pek anlam veremedim. Yemekhanede kahve içip bakışıyorlar falan. Uçağa biniyorlar? :)) Vokal çok başarılı, prodüksiyon kalitesi ise dünya standartlarında.
Bazı şarkılarını buradan dinleyebilirsiniz.
Bu siteleri şu anda yayında (İngilizce)
Bu siteleri de yakında geliyormuş.
Bu da klibi, iyi seyirler:
Kaynaklar: Bant Dergi, Ntvmsnbc




beni kimse anlamıyorculuk, ölümü sevmecilik gibi bana yapay gelen içerikte. Fragile‘la birlikte, sanırım o vakitler uyuşturucu bağımlılığından kurtulan ve iyi bir hayat alanına giren Reznor’ın yeni halini daha çok yansıtan; daha olgun ve oturaklı sözlere doğru yol almış. Tabi ki -iyi ki- sevgi kelebekliği yapıyor demek istemiyorum, yine karanlıktan göz gözü görmüyor. Ama o sağlam NIN felsefesi bu albümde yerini bulmuş. Müzik ise başından beri tutarlı; özgün, kaliteli ve ağır. 17 Nisan 2007′de piyasaya çıkacak olan ve bir garip tanıtım faaliyetleriyle çoktan konuşulmaya başlanmış Year Zero albümü için Trent Reznor’ın bütün söyleşilerde tekrar tekrar söylüyor: Year Zero, bildiğiniz NIN’den çok farklı oldu, her şeyiyle… (The Fragile’dan; The Wretched, The Fragile -live on Mtv aşağıda, Into the Void, The Way Out is Through şarkıları ne de güzel, pek de güzel.)
üniversiteye kadar burada yaşadı. Küçükken annesi ve babası boşandı, o da büyükannesi ve büyükbabasıyla yaşamaya başladı. 5 yaşında kendi kendine piyano çalmayı öğrenince, yaşlı çift bu çocukta bir haller olduğunu anladı ve müzik konusunda onu serbest bıraktı. Küçük şehirde olup da az buçuk aklı başında olan her normal insan gibi o da bir an önce Mercer’den çıkmak istiyordu. Küçük şehir, fışkırma ve kurtulma isteği konularında ben de aynı şeyi yaşadığım için Trent’i kendime çok yakın hissettiğimi belirteyim. Ama, ortaokul ve lisede saksafon ve tuba öğrendiğini, bir caz grubunda çaldığını, okuldaki tiyato oyunlarında Jesus Christ Superstar ve The Music Man‘de oynayarak büyük beğeni topladığını öğrenince, onun durumunun benden çok daha iyi olduğunu anladım. Ama hiç bozmadım, hala yakınız kendisiyle.
1983 yılında Trent liseden mezun olmuş, Allegheny Colage’de bilgisayar mühendisliği okumaya başlamıştı. Bir yıl sonra okulu bıraktı ve müzikle profesyonel olarak uğraşmak için Cleveland’a taşındı. Hemen işe başladı.
enstrümanları kendisi çaldı. Bu demo albüme
bilmediğim bir şeyi de yazamam. Yalnız, 1995′te, The Downward Spriral’ın remix albümü olarak
cızırtılar çözüldüğünde bir telefon numarısına ulaşıyormuşsunuz. Sağda, bu aletlerden birinden çıkan bir görüntü var. Sonra, turlarda dağıttıkları tişörtlerin üzerinde yazan bazı harflerden de bir telefon numarası çıkıyormuş. Birini arayınca albümden Survivalism’in klibini, diğerini arayınca Amerika’yla ilgili bir şeyi izliyormuşsunuz. Gördüğünüz üzere ben bu kısımlarıyla pek ilgilenmedim, yanlış bir şeyler söylüyor olabilirim yani. Ayrıca, bunlar zaten ortaya çıkmış şifreler olduğu için pek araştırmadım. Mesela -yine içinde bir takım şifreler bulunduğu söylenen- Survivalism şarkısının klibi şu anda Youtube’da ve hemen aşağıda:
