At the Drive-In

Posted: 8 Nisan 2007 Pazar in alternatif, indie, post punk, punk rock, rock, yabancı

Bir yerde Mars Volta için ‘en çok bilinen bilinmeyen grup’ diye bir yorum okumuş ve çok doğru bulmuştum. Hakkındaki bilgim fena seviyede olmayan Mars Volta‘yı yazma planları yaparken, kulağıma At the Drive-In (ATD-I) kaçtı. En çok bilinen bilinmeyen grup Mars Volta‘nın beşiğini oluşturan bu efsane grubu yazarken oldukça zorlanacağım sanırım. Kısa ömrü biyografisini kolaylaştırır demeyin, konsantre meyve suyu gibiler. Su katılmamış bir müzik ruhuyla karşı karşıyayız, hazır olun!

At the Drive-In‘in kuruluş öyküsü Texas – El Paso’da geçiyor. Cedric Bixler-Zavala (vokal), okuldayken katıldığı iki gruptan da kovulunca, arkadaşı Jim Ward (gitar) ile birlikte yeni bir grup kurmaya karar verdi. Bu arada Omar Rodriguez (gitar) ve Paul Hinojos (bas) da bir grup kurmuş, death metal tarzında takılıyorlardı. 1993’te bu iki grup, yanlarına bir de davulcu alarak At the Drive-In‘i oluşturdu. Bir ara bir eleman değişikliğiyle son halleri, davulda Lübnan kökenli Tony Hajjar‘lı idi. (Aşağıdaki fotoğrafta, Mars Volta’dan bildiğimiz, Afro saçlarıyla ünlü ikili Omar-solda ve Cedric görülüyor. Sanki ders arasında sigara içmeye koridora çıkmışlar gibi, ehe.)

At the Drive-In müziği, bir sıcak iklim- hayat güzel müziği değil. Yalnız,mars-voltatüm parçalarında göze çarpan bir güneylilik var. ATD-I’yi farklı yapan da zaten, kuzeyin bireysel-gri dünyasında, güneyin güneşli ritimlerini kullanmış olması. Cedric’in şarkı sözlerine ‘anlatan’ olarak değil de ‘müziğe uyum sağlayan’ bir ses unsuru olarak yaklaşması sayesinde de müziğin bütünlüğü hiçbir parçada bozulmuyor. İki gitarın birbirinden bu kadar alakasız takılıp da, bir bütünün parçaları olarak kulağa varması da pek sık rastlanan bir şey değildir eminim. Bunun için, her bir elemanın çok sağlam bir müzikal ve kültürel altyapıya sahip olması gerekir. Hepsi koç bunların, koç!

Okuduğum birçok ATD-I makalesinde, grup elemanlarının Teksas’tan, özellikle El Paso’dan olması müzik eleştirmenlerini oldukça şaşırtmış gibiydi. Elemanların farklı kültürlerden gelmiş olmasını müziğin orijinalliğine; El Paso gibi bir yerden böyle bir grubun çıkmasını ise dehalarına bağlıyorlar daha çok. Halbuki ben, ana akımın geçtiği yere coğrafya ve kültür olarak uzak olan şehirlerden çok daha özgün müzikler ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Hatta, burada yayınladığım Nine Inch Nails yazısı için araştırma yaparken, Trent Reznor‘ın uçsuz bucaksız mısır tarlalarından başka bir şeyin olmadığı minik bir şehirde doğup büyümesi beni hiç şaşırtmamıştı. Yani, küçük şehirlerden çıkan müzisyenler için kafamdaki cümlenin bağlacı ‘için’ olmasa bile, ‘rağmen’ değil. Bu konuyu daha sonra, başka yazılara bırakıyor ve At the Drive-In’e devam ediyorum.

Kuruluşlarından bir yıl sonra, 1994’te At the Drive-In, ilk stüdyo kaydı olan, üç şarkılık Hell Paso‘yu çıkarttı. İlk konserini sadece dokuz -şanslı- kişiye veren ATD-I, toplam 2000 millik Teksas turnesini de bu kayıttan sonra gerçekleştirdi.

Aslında ATD-I, 2001 yılındaki dağılmalarına kadar toplam beş tane albüm piyasaya sürdü ama bunların dışında ona yakın single, EP filan da üretti. (Bu terimlerle birlikte vinyl denen şeyi de biraz öğrendim.) İşte Hell Paso da bu albüm sayılmayan kayıtlardan biri. Alfaro Vive, Carajo! ise, ki adı galiba 80lerde bazı radikal değişiklikler için ayaklanan Güney Amerikalı bir topluluktan geliyor, 1995 yılında dört şarkıdan oluşan ve yine albüm sayılmayanlar familyasından bir vinyl idi. (Bu iki kayıt piyasada bulunmuyor tahmin edersiniz. Yalnız, Alfaro Vive, Carajo! gitarist Jim Ward tarafından CD formatından tekrar piyasaya sürülmüş, meraklılarına duyurulur.) Bu iki kayıt arasında, normal bir grubun yapabileceğinden çok daha fazla serpilip büyüyen grubumuz, artan hayran kitlesinin farkında olarak 81 model bir Ford Ecoline aldı ve 42 günde 10.000 mil gezecekleri bir ABD turnesine çıktı.

1996’da, yapımı için sadece 600$ harcadıkları ilk ATD-I albümü Acrobatic Tenenement piyasadaydı. Her olayı turne yapmak için bahane eden At the Drive-In, Şubat-Haziran 1997 boyunca, 100 gün ve 24.000 mil sürecek bir ABD konser-turuna daha çıktı. Belli ki, bu turneler onların ilham perisiydi. Zira, aynı yılın Eylül ayında altı şarkılık CD-EP El Gran Orgo piyasaya çıktı. Bu albümden Fahrenheit ve Picket Fence Cartel, 2005 yılındaki toplama albüm This Station is Non-Operational‘da yer aldı. Bu albümün ilk şarkısı olan Fahrenheit, ilk gitar vuruşundan itibaren beni oturduğum yerden kaldırmış, nakarat bölümünün melodisi kalbime kalbime vurmuştur, şiddetle tavsiye ederim.

At_the_Drive_In_-_Vaya_coverEl Gran Orgo‘dan itibaren daha melodik bir altyapıya kavuşan ATD-I, 1998’de In/Casino/Out ve 1999’da Vaya albümleriyle de, yenilikçi karakterini terketmeden, bu yoğun duygusal (emo) tarzını ilerletti. Bu albümlerden Metronome Arthritis ve Napolean Solo, az önce bahsettiğim toplama albümde de yer alan, ağır tempolu, ağır etkili parçalardan. In/Casino/Out albümü, plak şirketleriyle olan anlaşmazlıklar yüzünden, At the Drive-In’e ‘abi, bu iş olmayacak sanırsam, albüm çıkarmayalım artık, gezelim yine’ dedirtiyordu ki, aslen pop/punk tarzında gruplarla ilgilenen Fearless Record gruba hayranlığından her iki albümü de kendi bünyesinden çıkardı.

At the Drive-In‘in en çok bilinen albümü en son albümü Relationship of Command oldu. Grand Royal etiketiyle piyasaya çıkan bu albümde, özellikle One Armed Scissor, grubu haklı ününe kavuşturan (ki zannederim bu kadarını istemiyorlardı) şarkı oldu. Klibini izleyelim hemen:

At the Drive-In 2001 yılında, en popüler oldukları zamanda, dağıldı. Bu konuda çeşitli açıklamalar ve tabi ki. Ama benim, okuduklarımdan çıkardığım genel sonuç, yaptıkları müziğin duygusal yoğunluğunun uzun süreli birlikteliği kaldıramamasıdır.

At the Drive-In’in bittiğini zannedenler, yanıldıklarını hemen anladılar. Zira, kendisinin iki tane olgun çocuğu oldu: Mars Volta (dinle) ve Sparta (dinle). Mars Volta, Omar ve Cedric’le birlikte daha çok progressive- deneysel bir yol izlerken, Jim Ward önderliğinde kurulan Sparta (solda) ise alternatif rock- punk rock tarzından karar kıldı.

At the Drive-In’in neredeyse kuruluşuyla birlikte hayata geçen bir de yan projeleri vardı: De Facto. Bu grup, ATD-I’den Omar Rodrigez ve Cedric Bixler-Zavala‘nın yanısıra, klavyede Isaah Ikey Owens ve ses mühendisliğinde Jeremy Michael Ward‘dan (ATD-I’nin gitaristi olan Jim Ward’ın kuzeni oluyor, kardeşi değil) oluşan bir dub / reggie grubuydu. Grubun sona ermesinde Jeremy’nin aşırı dozdan ölümünün büyük etkisi oldu. Bu olaydan sonra, sürekli kafalar dumanlı gezen Omar ve Cedric de uyuşturucuyu tamamen bıraktılar.

At the Drive-In’i myspace sayfasından da dinleyebilirsiniz tabi ama, ben 2005’te piyasaya çıkan This Station is Non-Operational albümünü edinmenizi tavsiye ederim. Yalnız, yanında verilen DVD konusunda pek fazla beklentili olmayın. İki adet oynak resim (buddy icon), bir sürü duvar kağıdı ve grup diskografisi dışında bir şey yok malesef. Sağlam bir At the Drive-In hayranı tarafından yapılmış ve grubun 2001’de dağılmalarından sonra güncellenmemesine rağmen halen yerinde duran ve çok işe yarayan Rolodex Propaganda‘ya da kesin uğrayın.

At the Drive-In‘in, This Station is Non-Operational albümünde yer alan 18 adet şarkının sözlerini ve genel olarak vokal + şarkı sözleri ile ilgili yorumlarımı ise sağ barda bulunan başka bölümündeki sayfalarda bulabilirsiniz.

Son olarak, bu albümü bana dünyanın öbür ucundan göndererek At the Drive-In‘le tanışmama vesile olan abla ve enişte; Beyza Pınar ve Joseph’a sesleniyorum: Dahaoaoa… Dahaoaoa… (Joseph için: Moreeee…. Moreeee… ;))

Ve ATD-I’nin hangi şarkısı olduğunu bilmediğim bir klibini izleyelim de bitsin bu iş :P

Kulağınız açık olsun canım okuyucularım, esen ilen kalın!

Yorumlar
  1. insanasansoru diyor ki:

    Bu sefer de “At the Drive-In”den buraya bağlanmalarını bekliyorum ben. :))

    Eline sağlık Deniz’cim…

  2. Beyza Pinar diyor ki:

    Cok guzel bir yazi olmus yine. At the Drive-In’in gelmis gecmis en iyi zombi filmi olan 28 Days Later’in film muziklerinde yeraldigini da ben ekleyeyim (cok gerekli bir bilgi degil ama ben bu filmi cok severim):

    Mas Volta hakkinda da bir yazi bekliyoruz!

  3. denizural diyor ki:

    Sayın Beyza, başka düzgün videoları yok mu bunların yahu derken senin yorumu gördüm, ekledim hemen. :)

    Ayrıca yazının başına, sonuna, bir yerlerine eklemeler yaptım, haberiniz olsun.

  4. denizural diyor ki:

    “Hi, this is Cedric from At the Drive-In. Ben öğrenmek Türkçe sırf bu yazıyı okumak için allah seni inandırmak. Süper yazmışsın, ben bile bilmiyordu böyle şeyler yaptı biz. Kendime getirmek. Bravo. Sen benimle evlenmek? Evet dersen Mars Volta’nın bir sonraki albümü sana ithaf. LCV.

    P.S. Omar’ın da selamı var.”

    :)

  5. burcu diyor ki:

    Çok teşekkür ederiz link verdiğiniz için ne güzel bir blogmuş. Güzel yazılarınızın devamını dileriz…

  6. frankly mr shankly diyor ki:

    Bu güzel blogun farkına geç varmışım… Vakit kaybetmeden ekledim sitenizi kendi blogumdaki linkler bölümüne…

  7. denizural diyor ki:

    Ben de teşekkür ederim.
    İnternette gezerken, beğendiğim müzikle alakalı blogları /siteleri, üşenmiyorum bağlantı olarak koyuyorum siteme. Bu şekilde hem bizim birbirimizden, hem de ilgilenenlerin bizden haberi olur, hayat da pek güzel olur :)

  8. ece burak diyor ki:

    konu post punk sa Revolters da unutulmasın türkiyede post punk indie tarzında müzik yapan ender gruplarda nrevolters ı unutmayalım arkadaşlar

    http://www.myspace.com/therevolters

  9. denizural diyor ki:

    Merhaba Ece Burak,

    The Revolters’tan beni haberdar ettiğin için çok teşekkür ederim. Çok yeni bir grup olmasına rağmen kendi tarzları var sanki, ben bizzat çok beğendim. Özellikle “the Morning Light”

    Web site: http://www.therevolters.com
    Myspace: http://www.myspace.com/therevolters
    Bir söyleşi: http://www.punkerland.com >röportajlar > Revolters Roportaj

  10. bilge diyor ki:

    Selamlar,
    Uğrayıp ses ettiğin için çok teşekkürler. At the Drive-in’den haberim var, ama henüz oturup ciddi dinlemişliğim yok henüz, lakin olacaktır, listededir. sadece şöyle bir kıyısından duymuşluğum var, yorum yapacak kadar değil.
    Şu ara Ömer’in yaptığı bazı solo albümlere ulaştım, Volta’nın prog ruhunu, özellikle free jazz’a göz kırptıkları anları sevdiysen ben de sana onları önerebilirim..

    Bu arada çok güzel blog, eline sağlık. Zaman zaman dönüp okuyacağım kesin..

  11. denizural diyor ki:

    Yorumun için teşekkürler Bilge. Malesef uzun zamandır bu bloğa yazamıyorum, zira “mahkeme kararıyla kapalı” (idi.)

    Ömer’in solo albümlerinei merak ettim, zaten bu ikiliden çıkan her şeyi merak ediyorum. Bulup dinlemem lazım. Sağol.

  12. klavye diyor ki:

    Çokk Teşekkür ederim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s