‘yabancı’ Kategorisi için Arşiv

Beirut

Yayınlandı: 15 Mayıs 2007 Salı / alternatif, balkan, indie, rock, yabancı

Beirut, 30 Haziran 2007 Cumartesi günü Radar Live festivaline, İstanbul’a geliyor. Balkanlardan ve hatta buralardan esen rüzgarla havalanmış bu hem yaslı hem eğlenceli müziğe kendinizi kaptırmanızın pek zor olmayacağını düşünüyorum. Zira bizim kulakların dengesine uygun bir zehir saçıyor aleme.

beirutBurada da dendiği gibi, New Mexicolu, 20 yaşında bir çocuğun yaptığı müzik nasıl olur da Rus bir dedenin müziği gibi olur? Bakalım nasıl olur.

Beirut, 2006 Mayıs ayında, Ba Da Ging! etiketiyle piyasaya çıkardığı Gulag Orkestar albümü ile indie müzik piyasasında oldukça ses getirdi. Onlarca kişilik bir orkestra da diyebileceğimiz grubun esas oğlanı ise Zach Condon. Yani yine bir tek-adam grubuyla karşı karşıyayız. Solda bir fotoğrafını gördüğünüz bulut saçlı ve deli bakışlı bu kişi, 20 yaşında (muhtemelen ’87li -hiçbir yerde doğum tarihini yazmamışlar) ve Balkanlarla tek alakası aynı gezegen üzerinde yaşıyor olması.

Zach Condon, New Mexico‘nun başkenti Santa Fe‘den bir ‘müzik adamı’. Müzik yeteneğinin aileden geldiğini düşünen biri olarak, Zach’in dedesinin bir caz müzisyeni olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım.

Şimdiki yaşından da anlaşılacağı üzere, Zach Condon‘ın müzikle alakası çok küçük yaşlardan başladı. Evde erkek kardeşiyle birlikte kulak yetiştiren Zach, 15 yaşına geldiğinde Real People isminde bir grupla bir albüm çıkardı piyasaya. (Ama bu konuda pek fazla bir bilgi yok, zaten işin içinde Beirut‘un şimdiki ünü olmasa pek araştıralacak bir albüm olduğunu zannetmiyorum. Yine de belli olmaz tabi.) 16 yaşında ise farklı bir tarzda başka bir albüm daha üretti. 17 yaşında hayatının dönüm noktalarından birini yaşadı: Liseden atıldı! (Bir söyleşide lise denen şeyin amacının ne olduğunu zaten anlamadığını; başka birinde ise okuldan atılmak için elinden geleni yaptığını söylemiş. Eh, atıldıktan sonra hep öyle denir zaten: Hoca bana takmıştı olm! :))

Gulag Orkestar albümünün en tanındık şarkılarından biri olan Postcards from Italy dinleyelim dilerseniz bu arada:

[odeo=http://odeo.com/audio/3543233/view]

Evde durup durup Emir Kusturica filmleri izleyip Goran Bregoviç‘le gaza gelen adamım Zach, lise isimli ipini de koparınca bu filmlerde yaşayan insanlarla, bu müziğin üretildiği kültürlerle bizzat tanışmak için Avrupa’ya gitmeye karar verdi. (Aslında 17 yaşındaki Zach, bu seçimi, az önce benim anlattığım kadar bilinçli bir şekilde değil, müzikal meyilleri nedeniyle yaptı da denebilir.)

tumblr_l57wjb9EQH1qade31Avrupa’da, Amserdam’daki kuzeninin salaş öğrenci evinde kaldı. Bu evin üst katında, yaptığı gürültüden dolayı komşulara illallah dedirten Sırbistanlı bir gurbetçi yaşıyordu. Komşuların gürültü diye şikayet ettiği ise aslında, sesini sonuna kadar açıp bağıra bağıra söylediği, memleketinin şarkılarıydı. Onlarca enstürmanın ve vokalin aynı anda hem eğlenceli hem de buram buram vatan hasreti, sevgili özlemi kokan şarkılar meydana getirdiği bu şarkılar, arayış içerisinde olan Zach Condon‘ı çok etkiledi. Kuzeninin evinde bulaşık makinesi olmadığı için (ben de bunu anlamadım, hadi çamaşır olsa neyse) bulaşıklarını, pek hoşlaşmadıkları bu Sırp arkadaşın evine çıkardıkları bir gün Zach ona, dinlediği şarkıları çok beğendiğini ve merak ettiğini söyledi. O gün, onun evinde sabahın aydınlık saatlerine kadar müzik setinin önünde oturup onlarca Balkan şarkısı dinlediler. (Bulaşıklar kaldı.) Büyülenmiş kulaklarıyla Zach, ertesi gün bir çanta dolusu CD’yle eve geldi ve günlerinin büyük bölümünü bu müziği dinlemeye ve özümsemeye ayırdı.

Bir ara daha verip, albüme adını veren Gulag Orkestar isimli şarkıyı dinleyelim- 8 Mayıs 2007 Bowery Ballroom, New York City. (Bu şarkıyı özellikle dinlemek gerek. Yalnız Beirut‘un bütün kayıtları, hayranları tarafından çekilmiş amatör kayıtlar. Aşağıdakini beğenmezseniz aynı konserde çekilmiş bu videoyu izleyin- WordPress bu siteye izin vermediği için koyamadım.)

Zach Condon Avrupa’daki vaktinin çoğunu Fransa’da, en çok da Paris’te geçirdi. Zannedildiğinin aksine Balkan ülkelerinin hiçbirinde bulunmadı. Paris’te, kendisi gibi, farklı kültürleri merak eden öğrencilerle, bohem sanatçılarla ve Doğu Avrupalıtumblr_ldr1ptLuy01qabm53o1_500 göçmenlerle takıldı. Ve sonunda tekrar New Mexico’ya döndü. Elinde ukulele (4 telli küçük, tiz gitarımsı- aslen Hawaili), pirinçten yapılma aletler ailesi üyeleri (brass instruments– dudakların titreşimiyle çalışan, trombon gibi üflemeli aletler) ve akordeon gibi köken olarak Amerikan topraklarına yabancı araçlarla odasına girdi. Albümdeki bütün şarkıları büyük bir hızla üretmeye başladı. Bir ara Gulag Orkestar şarkısı üzerinde çalışırken odanın önünden geçen erkek kardeşi “bu ne yahu, dul kalmış gibi çalıyorsun” deyince Zach “tamam, o zaman olmuş” dedi. Çıktı. Kayıtların da o odada yapıldığına dair görüşler var ama tam emin değilim. Yalnız albümde birçok enstrümanı Zach’ın çaldığı doğrudur.

Beirut‘u toparlayan, düzenleyen ama en çok da tanınmasını sağlayan adam ise Amerikan indie müziğinin ünlü gruplarından Natural Milk Hotel ve yine Avrupa ve Balkan müzikleri icra eden A Hawk and a Hacksaw gruplarının davulcusu, sağda fotoğrafını gördüğünüz, Jeremy Barnes oldu. Meraklılarına, bu iki gruba ve bu adama da yakından bakmalarını tavsiye ederim. (Sonradan Not: A Hawk and a Hacksaw hakkında pek hoş, Türkçe yazı için buradan buyrun.)

Beirut, 2006 yılı bitmeden, yine Ba Da Ging! etiketiyle 5 şarkılık Lon Gisland EP’sini piyasaya çıkardı. Bu EP’de sadece Sceneic World şarkısının yeni versiyonu bulunuyor, diğerleri yeni parçalar -mesela hemen aşağıda klibini izleyebileceğiniz Elephant Gun. Bu arada, Gulag Orkestar albümü, genişletilmiş haliyle daha sonra bir de İngiliz plak şirketi 4AD tarafından basıldı. 2007 Şubat ayında ise Pompeii adını verdikleri 3 şarkılık bir EP daha piyasaya çıktı.

Geçen, canımın biraz sıkkın olduğu bir gün yolda giderken, müzik çalarımın kulaklıklarını kulağıma taktım ve Beirut dinlemeye başladım. Zach‘in biraz eskimiş gibi sesi ve tüm o enstrümanların konuşmaları beni, küçükken anneannemin dokunulmaz vitrininde duran Polonyalı köylü çocuk biblolarının dünyasına götürdü. Buradaki sağlam makalede Beirut’a biraz içi boş, biraz özenti, biraz yabancı-fetişisti gözüyle bakılmış. (Okumanızı tavsiye ederim, Balkan müziğinin aslen Türk Yeniçeri müziğinden geldiği gibi farklı görüşleri var.) zach-and-me-copyBalkan topraklarıyla, Emir Kustirica- Goran Brogoviç iklisinden ve çok bilmiş Parisli öğrencilerin anlattıklarından başka bir bağlantısı olmayan 19 yaşında bir çocuğun ürettiklerine pek güvenilmeyebilinir tabi. Eğer ürettiği şey müzik olmasaydı! Burada tüm bilinenleri unutup ‘kulağının götürdüğü yere git’mek en iyisi olacak sanırım.

Son olarak, Lon Gisland EP’sinden Elephant Gun isimli müthiş şarkıyı dinleyelim. Bu klip Beirut‘un ilk ve şimdilik tek klibi ve çok güzel! O yüzden sona sakladım. ;) Klibin yönetmeni Alma Har’el. (Solda, Zach’in yanında.) Kendisiyle bu klip üzerine yapılan söyleşiyi buradan okuyabilirsiniz.

En son not; Youtube veya Dailymotion‘daki Beirut videoları pek iyi değil. Zaten toplamda pek fazla sayıda görüntü yok. Benim gezinirken karşılaştığım en kaliteli video ve fotoğraf çekimleri bu adreste. Ebesinin körü fiyatlarında satılan kayıt cihazlarına sahip olan kişilere sesleniyorum: Grup İstanbul’a geldiğinde üşenmeyin, her anını kaydedin. Beirut‘un görüntüleri Balkanımsı bir şehirden yayılsın bari. :)

Reklamlar

At the Drive-In

Yayınlandı: 8 Nisan 2007 Pazar / alternatif, indie, post punk, punk rock, rock, yabancı

Bir yerde Mars Volta için ‘en çok bilinen bilinmeyen grup’ diye bir yorum okumuş ve çok doğru bulmuştum. Hakkındaki bilgim fena seviyede olmayan Mars Volta‘yı yazma planları yaparken, kulağıma At the Drive-In (ATD-I) kaçtı. En çok bilinen bilinmeyen grup Mars Volta‘nın beşiğini oluşturan bu efsane grubu yazarken oldukça zorlanacağım sanırım. Kısa ömrü biyografisini kolaylaştırır demeyin, konsantre meyve suyu gibiler. Su katılmamış bir müzik ruhuyla karşı karşıyayız, hazır olun!

At the Drive-In‘in kuruluş öyküsü Texas – El Paso’da geçiyor. Cedric Bixler-Zavala (vokal), okuldayken katıldığı iki gruptan da kovulunca, arkadaşı Jim Ward (gitar) ile birlikte yeni bir grup kurmaya karar verdi. Bu arada Omar Rodriguez (gitar) ve Paul Hinojos (bas) da bir grup kurmuş, death metal tarzında takılıyorlardı. 1993’te bu iki grup, yanlarına bir de davulcu alarak At the Drive-In‘i oluşturdu. Bir ara bir eleman değişikliğiyle son halleri, davulda Lübnan kökenli Tony Hajjar‘lı idi. (Aşağıdaki fotoğrafta, Mars Volta’dan bildiğimiz, Afro saçlarıyla ünlü ikili Omar-solda ve Cedric görülüyor. Sanki ders arasında sigara içmeye koridora çıkmışlar gibi, ehe.)

At the Drive-In müziği, bir sıcak iklim- hayat güzel müziği değil. Yalnız,mars-voltatüm parçalarında göze çarpan bir güneylilik var. ATD-I’yi farklı yapan da zaten, kuzeyin bireysel-gri dünyasında, güneyin güneşli ritimlerini kullanmış olması. Cedric’in şarkı sözlerine ‘anlatan’ olarak değil de ‘müziğe uyum sağlayan’ bir ses unsuru olarak yaklaşması sayesinde de müziğin bütünlüğü hiçbir parçada bozulmuyor. İki gitarın birbirinden bu kadar alakasız takılıp da, bir bütünün parçaları olarak kulağa varması da pek sık rastlanan bir şey değildir eminim. Bunun için, her bir elemanın çok sağlam bir müzikal ve kültürel altyapıya sahip olması gerekir. Hepsi koç bunların, koç!

Okuduğum birçok ATD-I makalesinde, grup elemanlarının Teksas’tan, özellikle El Paso’dan olması müzik eleştirmenlerini oldukça şaşırtmış gibiydi. Elemanların farklı kültürlerden gelmiş olmasını müziğin orijinalliğine; El Paso gibi bir yerden böyle bir grubun çıkmasını ise dehalarına bağlıyorlar daha çok. Halbuki ben, ana akımın geçtiği yere coğrafya ve kültür olarak uzak olan şehirlerden çok daha özgün müzikler ortaya çıkabileceğini düşünüyorum. Hatta, burada yayınladığım Nine Inch Nails yazısı için araştırma yaparken, Trent Reznor‘ın uçsuz bucaksız mısır tarlalarından başka bir şeyin olmadığı minik bir şehirde doğup büyümesi beni hiç şaşırtmamıştı. Yani, küçük şehirlerden çıkan müzisyenler için kafamdaki cümlenin bağlacı ‘için’ olmasa bile, ‘rağmen’ değil. Bu konuyu daha sonra, başka yazılara bırakıyor ve At the Drive-In’e devam ediyorum.

Kuruluşlarından bir yıl sonra, 1994’te At the Drive-In, ilk stüdyo kaydı olan, üç şarkılık Hell Paso‘yu çıkarttı. İlk konserini sadece dokuz -şanslı- kişiye veren ATD-I, toplam 2000 millik Teksas turnesini de bu kayıttan sonra gerçekleştirdi.

Aslında ATD-I, 2001 yılındaki dağılmalarına kadar toplam beş tane albüm piyasaya sürdü ama bunların dışında ona yakın single, EP filan da üretti. (Bu terimlerle birlikte vinyl denen şeyi de biraz öğrendim.) İşte Hell Paso da bu albüm sayılmayan kayıtlardan biri. Alfaro Vive, Carajo! ise, ki adı galiba 80lerde bazı radikal değişiklikler için ayaklanan Güney Amerikalı bir topluluktan geliyor, 1995 yılında dört şarkıdan oluşan ve yine albüm sayılmayanlar familyasından bir vinyl idi. (Bu iki kayıt piyasada bulunmuyor tahmin edersiniz. Yalnız, Alfaro Vive, Carajo! gitarist Jim Ward tarafından CD formatından tekrar piyasaya sürülmüş, meraklılarına duyurulur.) Bu iki kayıt arasında, normal bir grubun yapabileceğinden çok daha fazla serpilip büyüyen grubumuz, artan hayran kitlesinin farkında olarak 81 model bir Ford Ecoline aldı ve 42 günde 10.000 mil gezecekleri bir ABD turnesine çıktı.

1996’da, yapımı için sadece 600$ harcadıkları ilk ATD-I albümü Acrobatic Tenenement piyasadaydı. Her olayı turne yapmak için bahane eden At the Drive-In, Şubat-Haziran 1997 boyunca, 100 gün ve 24.000 mil sürecek bir ABD konser-turuna daha çıktı. Belli ki, bu turneler onların ilham perisiydi. Zira, aynı yılın Eylül ayında altı şarkılık CD-EP El Gran Orgo piyasaya çıktı. Bu albümden Fahrenheit ve Picket Fence Cartel, 2005 yılındaki toplama albüm This Station is Non-Operational‘da yer aldı. Bu albümün ilk şarkısı olan Fahrenheit, ilk gitar vuruşundan itibaren beni oturduğum yerden kaldırmış, nakarat bölümünün melodisi kalbime kalbime vurmuştur, şiddetle tavsiye ederim.

At_the_Drive_In_-_Vaya_coverEl Gran Orgo‘dan itibaren daha melodik bir altyapıya kavuşan ATD-I, 1998’de In/Casino/Out ve 1999’da Vaya albümleriyle de, yenilikçi karakterini terketmeden, bu yoğun duygusal (emo) tarzını ilerletti. Bu albümlerden Metronome Arthritis ve Napolean Solo, az önce bahsettiğim toplama albümde de yer alan, ağır tempolu, ağır etkili parçalardan. In/Casino/Out albümü, plak şirketleriyle olan anlaşmazlıklar yüzünden, At the Drive-In’e ‘abi, bu iş olmayacak sanırsam, albüm çıkarmayalım artık, gezelim yine’ dedirtiyordu ki, aslen pop/punk tarzında gruplarla ilgilenen Fearless Record gruba hayranlığından her iki albümü de kendi bünyesinden çıkardı.

At the Drive-In‘in en çok bilinen albümü en son albümü Relationship of Command oldu. Grand Royal etiketiyle piyasaya çıkan bu albümde, özellikle One Armed Scissor, grubu haklı ününe kavuşturan (ki zannederim bu kadarını istemiyorlardı) şarkı oldu. Klibini izleyelim hemen:

At the Drive-In 2001 yılında, en popüler oldukları zamanda, dağıldı. Bu konuda çeşitli açıklamalar ve tabi ki. Ama benim, okuduklarımdan çıkardığım genel sonuç, yaptıkları müziğin duygusal yoğunluğunun uzun süreli birlikteliği kaldıramamasıdır.

At the Drive-In’in bittiğini zannedenler, yanıldıklarını hemen anladılar. Zira, kendisinin iki tane olgun çocuğu oldu: Mars Volta (dinle) ve Sparta (dinle). Mars Volta, Omar ve Cedric’le birlikte daha çok progressive- deneysel bir yol izlerken, Jim Ward önderliğinde kurulan Sparta (solda) ise alternatif rock- punk rock tarzından karar kıldı.

At the Drive-In’in neredeyse kuruluşuyla birlikte hayata geçen bir de yan projeleri vardı: De Facto. Bu grup, ATD-I’den Omar Rodrigez ve Cedric Bixler-Zavala‘nın yanısıra, klavyede Isaah Ikey Owens ve ses mühendisliğinde Jeremy Michael Ward‘dan (ATD-I’nin gitaristi olan Jim Ward’ın kuzeni oluyor, kardeşi değil) oluşan bir dub / reggie grubuydu. Grubun sona ermesinde Jeremy’nin aşırı dozdan ölümünün büyük etkisi oldu. Bu olaydan sonra, sürekli kafalar dumanlı gezen Omar ve Cedric de uyuşturucuyu tamamen bıraktılar.

At the Drive-In’i myspace sayfasından da dinleyebilirsiniz tabi ama, ben 2005’te piyasaya çıkan This Station is Non-Operational albümünü edinmenizi tavsiye ederim. Yalnız, yanında verilen DVD konusunda pek fazla beklentili olmayın. İki adet oynak resim (buddy icon), bir sürü duvar kağıdı ve grup diskografisi dışında bir şey yok malesef. Sağlam bir At the Drive-In hayranı tarafından yapılmış ve grubun 2001’de dağılmalarından sonra güncellenmemesine rağmen halen yerinde duran ve çok işe yarayan Rolodex Propaganda‘ya da kesin uğrayın.

At the Drive-In‘in, This Station is Non-Operational albümünde yer alan 18 adet şarkının sözlerini ve genel olarak vokal + şarkı sözleri ile ilgili yorumlarımı ise sağ barda bulunan başka bölümündeki sayfalarda bulabilirsiniz.

Son olarak, bu albümü bana dünyanın öbür ucundan göndererek At the Drive-In‘le tanışmama vesile olan abla ve enişte; Beyza Pınar ve Joseph’a sesleniyorum: Dahaoaoa… Dahaoaoa… (Joseph için: Moreeee…. Moreeee… ;))

Ve ATD-I’nin hangi şarkısı olduğunu bilmediğim bir klibini izleyelim de bitsin bu iş :P

Kulağınız açık olsun canım okuyucularım, esen ilen kalın!

Nine Inch Nails anlatılmaz yaşanır diyerek, yazıma burada son veriyorum. Ya da neyse, ben anlatayım yine de. Sonra artık yaşar mısınız, coşar mısınız bilmem.

[Burada, Halil Turhanlı’nın, Ütopyanın Sesleri kitabından, endüstriyel müziğin ne olduğuyla ilgili küçük bir bilgi alalım. Böylece, NIN’in karanlık havasını ve hangi etkiler altında ortaya çıktığını daha iyi anlaşılabilir:

“Damien Thompson, her yüzyıl sonunda kolektif bir panik yaşandığını, bunun sonunda insanoğlunun ruhunda inanç ve korkunun eş zamanda ve aynı ölçüde yoğunlaştığı saptamasında bulunuyor. (…) Bu yoğunluk, apokaliptik alt kültürler doğuruyor. Ve bunlar nihai bir hesaplaşma, bir ölüm-kalım savaşı için ileri atılıyorlar. Her biri kendi Armegeddon’una hazırlanıyor. Endüstriyel müzik, yirminci yüzyıl sonuna özgü bir apokaliptik alt kültürün, endüstriyel kültürün anlatımı. (…) Endüstriyel müzik kaynaklarını, tıpkı yüzyılın başında fütüristlerin yaptığı gibi, modern hayatın gürültüsünde, büyük şehrin uğultusunda (…) buluyordu.” Bu bilginin sonu.]

trent_baldurbragason_custom-e8040366c23d0710bdc28fd8827badab2110c15d-s6-c30Nine İnch Nails aslında bir tek-adam grubu olarak görülebilir. Çünkü grubun kurucusu, beyni, kalbi, böbreği vs. hep Trent Reznor. Bu yüzden, NIN anlatmak için Trent Reznor‘ı anlatmak gerekiyor. 1997 yılında Time Dergisi tarafından America’nın en çok etkilenilen 25 kişisinden biri seçilen; Marilyn Manson’ı keşfeden; kendisinden ilham alınarak, The Machinist filmindeki Trevor Reznik (Christion Bale) karakteri yaratılmış bir adamdan bahsediyoruz.

Önce ufak bir NIN profiliyle giriş yapayım: NIN, 1988 yılında Ohio Cleveland’da Trent Reznor tarafından kurulmuş bir grup. Yaptıkları müzik genel olarak alternatif, endüstriyel rock olarak tanımlanıyor. Bence endüstriyel metal de denebilir pekala. Şarkı sözleri, benim kendileriyle ilk tanıştığım albüm olan The Fragile‘a kadar metal müzik türünün genel eğilimi olan karamsar bir kendine dönüklük, beni kimse anlamıyorculuk, ölümü sevmecilik gibi bana yapay gelen içerikte. Fragile‘la birlikte, sanırım o vakitler uyuşturucu bağımlılığından kurtulan ve iyi bir hayat alanına giren Reznor’ın yeni halini daha çok yansıtan; daha olgun ve oturaklı sözlere doğru yol almış. Tabi ki -iyi ki- sevgi kelebekliği yapıyor demek istemiyorum, yine karanlıktan göz gözü görmüyor. Ama o sağlam NIN felsefesi bu albümde yerini bulmuş. Müzik ise başından beri tutarlı; özgün, kaliteli ve ağır. 17 Nisan 2007’de piyasaya çıkacak olan ve bir garip tanıtım faaliyetleriyle çoktan konuşulmaya başlanmış Year Zero albümü için Trent Reznor’ın bütün söyleşilerde tekrar tekrar söylüyor: Year Zero, bildiğiniz NIN’den çok farklı oldu, her şeyiyle… (The Fragile’dan; The Wretched, The Fragile –live on Mtv aşağıda, Into the Void, The Way Out is Through şarkıları ne de güzel, pek de güzel.)

Nine Inch Nails (dokuz inçlik tırnaklar) adının nerden geldiğiyle ilgili ise bir takım rivayetler mevcut: Birinsi, İsa’yı çarmıha germek için kullanılan dokuz inçlik çivilere nazire yapılmış olma olasılığı. İkincisi ise, Trent’in, Elm Sokağı Kabusu’nun çizgili tişörtlü katili Freddy Krueger’in ünlü tırnaklarından etkilenmiş olma olasılığı. Rivayet uydurmaktan birazcık daha mantıklı olan yapılıp da, ismi bulan ve koyan kişi Trent Reznor’a sorulduğunda ise tam Trentlik bir açıklama yapıyor (kerata): Kısaltınca çok güzel oluyordu! Meğer adam grubun adını direk NIN koyacakmış, bakmış kısaltma gibi duruyor, oradan bir şey uydurmuş. Ben bu açıklamadan bunu anlarım. Demek ki grubun adı No Isabel No, veya Norveçli İsmail Nalbant da olabilirmiş pekala. Ha, NIN’in, grubun adının ilk sözcüğü olan Nine’ın ilk üç harfi olduğunu da gözden kaçırmamak gerek.

Trent Reznor, 1965 yılında Pennsylvania’da, Mercer adlı küçük bir kasabada doğdu young013ve üniversiteye kadar burada yaşadı. Küçükken annesi ve babası boşandı, o da büyükannesi ve büyükbabasıyla yaşamaya başladı. 5 yaşında kendi kendine piyano çalmayı öğrenince, yaşlı çift bu çocukta bir haller olduğunu anladı ve müzik konusunda onu serbest bıraktı. Küçük şehirde olup da az buçuk aklı başında olan her normal insan gibi o da bir an önce Mercer’den çıkmak istiyordu. Küçük şehir, fışkırma ve kurtulma isteği konularında ben de aynı şeyi yaşadığım için Trent’i kendime çok yakın hissettiğimi belirteyim. Ama, ortaokul ve lisede saksafon ve tuba öğrendiğini, bir caz grubunda çaldığını, okuldaki tiyato oyunlarında Jesus Christ Superstar ve The Music Man‘de oynayarak büyük beğeni topladığını öğrenince, onun durumunun benden çok daha iyi olduğunu anladım. Ama hiç bozmadım, hala yakınız kendisiyle.

1983 yılında Trent liseden mezun olmuş, Allegheny Colage’de bilgisayar mühendisliği okumaya başlamıştı. Bir yıl sonra okulu bıraktı ve müzikle profesyonel olarak uğraşmak için Cleveland’a taşındı. Hemen işe başladı. The Innocent‘a klavyeci olarak katılarak, Livin’ in the Street adında bir albüm çıkardı; The Problems diye bir grupla Light of Day filminin sountrack’inde yer aldı. Tüm bunları yaparken Exotic Birds isimli yerel bir grupta da çalıyordu (1986). Ama Nine Inch Nails’ın temellerini attığı işi, bir müzik stüdyosundaki getir-götür işiydi!

Burada, stüdyonun sahibini kafaya alarak, iş çıkışı saatlerinde kendi şarkılarını kaydetti. Tabi, mesai dışı saatlerde tek başına olduğu için, maxresdefaultkayıtlarda hemen hemen bütün enstrümanları kendisi çaldı. Bu demo albüme Purest Feeling adını koydu. (1994’te Hawk Records tarafından tekrar yayınlandı.) Kendisine bir menajer bulup bu kayıtları birçok yapım şirketine gönderdi ve çoğundan da kabul aldı. En son TVT Records’la anlaşarak, demo üzerinde üç-beş değişiklikle, 1989 yılında Pretty Hate Machine adıyla NIN’in ilk albümü piyasaya çıkmış oldu. Bu albüm, Amerika’da Platin (Recording Industry Association of America- RIAA tarafından en az 1 milyon adet satan albümlere verilen ödül/sertifika) alan ilk bağımsız albümlerden biri oldu. Mayıs 2003 itibariyle bu ödül Triple Platinium oldu. (The Fragile arası. Live on Mtv.)

Reznor’un menajeriyle birlikte 1992 yılında kurdukları Nothing Records (2004’te kapandı) etiketiyle, aynı yıl Broken albümü piyasaya çıktı. Trent’in her zamanki sorunlu dönemlerinin en yoğun kısımlarına rastlayan bu albüm, kendisinin deyimiyle ‘a blast of destruction’ (yıkımın/infilakın gürültüsü) idi. 1994’te, NIN’in en fazla satan albümü ünvanını hala elinde bulunduran The Downward Spiral albümü yayınlandı. Nine Inch Nails’ın 90ların en etkilenilen gruplarından biri olmasının başlangıcı bu albümdü. Woodstock 94’te, her zamanki şatafatlı sahne performanslarının en büyüğünü gerçekleştirmişler, ana sahnede çıkan grubun bile (kim olduğunu hatırlayamadım, yazarım sonra) seyircilerini kapıp kendi önlerine koymuşlardı. 1995’te yılın en iyi rock şarkısı seçilen Hurt, bu albümdeydi. 1995 turnesinde, Trent, hastası olduğu David Bowie‘yle bu şarkıya düet yapmış, 2002’de yine kendisini çok etkileyen bir isim olan Johnny Cash‘le birlikte yine bu şarkıyı cover’lamıştı. Hemen dinleyelim/izleyelim:

Nine Inch nails’ın albümlerini takip etmek zor bir iş. Çünkü, bahsedettiğim ve etmeye devam edeceğim ana albümlerinin dışında daha birçok remix/ live/ konser hödösü/ turne bödösü diye albümler çıkarmışlar. (Yayınlanan tüm NIN metaryellerini, kafanız karışmadan, tablo olarak görmek için buraya tık.) Anladığım kadarıyla sınırlı sayıda basılan bu albümler diğerlerinin versiyonu, şusu busu diye çıkmış olsa bile -Trent Reznor’ın aklına ne zaman ne geleceği belli olmayan ve bu aklına gelenleri anında uygulayan karakterinden dolayı- özünde çok farklı olduğu söyleniyor. Bunlara girersem çıkamam, ki zaten bütününü bilmediğim bir şeyi de yazamam. Yalnız, 1995’te, The Downward Spriral’ın remix albümü olarak Further Down the Sprial isminde bir NIN albümü yayınlandığını, sırf bu albümün çok beğendiğim kapağını/görselini yazıya eklemek için tam burada söylerim.

Bu albümle zirveye çıktığını bilen Trent Reznor, benim fikrimce, “artık herkes benden çok fazla şey bekliyor (eh, tabi ki), acaba o kadarını yapabilir miyim (belli olmaz)” gibi normal sıkıntıları anormal kişiliğinin üzerine koyunca yazar tıkanması, uyuşturucu madde bağımlılığı ve çok bağlı olduğu büyükannesinin de ölümüyle ağır depresyon gibi hastalıklara yakalandı ve yeni albüm için aradan beş yıl geçmesi gerekti. 1999’da Nothing/Interscpoe Records etiketiyle iki CD’lik The Fragile piyasaya çıktı. NIN’e çok uygun bulduğum kapak tasarımını (ikinci resim) David Carson‘ın yaptığı albüm, The Downward Spiral kadar ses getirmemiş olsa da, benim gönlümün sultanıdır, bu böyle biline. Yazının başlarında pek sevdiğimi belirttiğim şarkıların yanında, kanlı/şiddetli/iğrençli videosu ses getiren bir şarkı da Starfuckers’dır -ki Trent’in bu şarkıyı arasının açık olduğu Marilyn Manson için yazdığı söyleniyor. Things Falling Apart ise bu albümün turnesinden sonra, 2000’de yayınlanmış remix albümü. Son olarak 2005 yılında piyasaya çıkan With Teeth, Trent’in alkolizmden ve giderek artan uyuşturucu madde bağımlılığından kurtulma savaşını anlatan bir albüm.

=Year Zero=

Sıra geldi Year Zero’ya. Ablamın maili sonucu Amerika’daki ilginç ve korkunç tanıtım faaliyetlerinden haberdar olduğum bu albüm, bana “NIN yaz” diyen dürtü oldu.

17 Nisan 2007‘de yayınlanacağı ilan edilen Year Zero için pazarlama stratejisi, bütün dinleyicileri içine alacak, adamı kafasından kaptığı gibi başka bir aleme taşıyacak, bol bol zeka ve dikkat kullandıracak bir şekilde oluşturmuş. . Alternate Reality Gaming (ARG) denen ve bütün dünyayı bir platform olarak kullanan oyun tarzını, içinde oyun olmadan gerçekleştirerek, halen devam eden sıkı bir tanıtım atağı yapmışlar. Benim anladığım kadarıyla her şey şifrelerin, göndermelerin, ayrıntıların toplanarak bütüne varılma çabasından oluşuyor. (Lost dizinde olduğu gibi.) Mesela, konser verdikleri mekanların tuvaletlerine, içerisinde acayip görüntü ve/veya seslerin olduğu usb drive bırakmışlar. Youtube vb. sitelerde bulabileceğiniz görüntüler buralardan yayılmış. Bunlardan biri, her seyredişimde beni ürkütmeyi başarabilen Year Zero tanıtım videosu. Hemen izleyelim:

Dün, The Fragile albümünden, çok sevdiğim The Wretched şarkısını, elimde şarkının sözlerinin yazılı olduğu kitapçıkla, dinliyordum. Ve şu sözleri okuyunca birden bir şifre bulduğumu düşündüm ve sizinle paylaşmak istedim:

“… the clouds will part and the sky cracks open/ and god himself will reach his fucking arm through/ JUST TO PUSH YOU DOWN/ JUST TO HOLD YOU DOWN — … bulutlar ayrılacak ve gök yarılacak/ ve Tanrı kendi lanet kolunu içeriye sokacak/ SENİ BASTIRMAK İÇİN/ SENİ AŞAĞIDA TUTMAK İÇİN.”
(Son cümleleri büyük harfle yazmamın nedeni, kapakta da öyle olması.)

Gördüğünüz gibi sözler direk yukarıdaki videoyu anlatıyor. Hatta, videodaki kolun Tanrı’nın kolu olarak düşünüldüğünü ve o uzanışın pek de dostça olmadığını anlatıyor. Tesadüf değil elbette. Ama bir şey çıkar mı bilemem.

Bu arada, 27 Şubat 2007’de NIN, Beside You In Time isminde (Halo 22), içerisinde bir sürü konser görüntüsü ve klibin olduğu bir DVD yayınlamış, haberiniz olsun.

Şifrelere devam edelim. Öncelikle I’m trying to Believe, Another Version of the Truth, Be the Hammer gibi sitelerden bu şifreler verilmeye devam ediliyor. Bence bu kadar çaba şimdiden işe yaramış görünüyor, zira insanlar birçok forumlarda (mesela) bunu tartışıyorlar.

Usb Drive’lardan çıkan bir başka şey ise bir ses kaydı. Bu da ayrıca ürkünç. İçindeki cızırtılar çözüldüğünde bir telefon numarısına ulaşıyormuşsunuz. Sağda, bu aletlerden birinden çıkan bir görüntü var. Sonra, turlarda dağıttıkları tişörtlerin üzerinde yazan bazı harflerden de bir telefon numarası çıkıyormuş. Birini arayınca albümden Survivalism’in klibini, diğerini arayınca Amerika’yla ilgili bir şeyi izliyormuşsunuz. Gördüğünüz üzere ben bu kısımlarıyla pek ilgilenmedim, yanlış bir şeyler söylüyor olabilirim yani. Ayrıca, bunlar zaten ortaya çıkmış şifreler olduğu için pek araştırmadım. Mesela -yine içinde bir takım şifreler bulunduğu söylenen- Survivalism şarkısının klibi şu anda Youtube’da ve hemen aşağıda:

Nine Inch Nails yazmaya bir yerde dur demek gerek. Yoksa NIN’le ilgili anlatacağım daha çok şey olabilir. Trent Reznor’ın, Tool‘la, A Perfect Circle‘la, Limp Bizkit‘le, Courtney Love‘la vs. lişkisi; kurucusu olduğu The Nothing Records‘un çalıştığı gruplar; ünlü bilgisayar oyunu Doom‘a olan tutkusu ve bir bilgisayar oyunları firması olan Id Software için yaptığı şarkılardan filan bahsedebilirdim. Ama sanırım bu kadar yeter. Şimdi, millet iyice şifre manyağı olmadan 17 Nisan’ın gelmesi için dua edelim.

Son olarak NIN, Year Zero tanıtımı için Myspace’i de etkin olarak kullanmış. Şifre avına çıkar mısınız bilemem ama, sözü geçen albümden dört adet şarkıyı grubun myspace adresinden dinleyebilirsiniz.

Herkese bol bol titreyen kulaklar temenni ederim, ehe.

Madrugada

Yayınlandı: 3 Mart 2007 Cumartesi / indie, pop, rock, yabancı

600full-madrugada

Bu grubu daha önce yazmayı planlıyordum. Ama neyi, nasıl yazacağımı bilemediğimden bugüne erteledim. Bunun nedeni grubun bestelerinden, vokalinden, sözlerinden ve enstrümanlarını kullanış biçimlerinden; velhasıl kendilerinden külliyen çok fazla etkilenmiş olmamdır sanırım. Zira kelimelerin kifayetsiz kaldığı hisler yaratıyorlar dinleyenin içinde.

Madrugada, bir kere vokalden çok şey kazanıyor. Ama, solistin solo projesi The Opposition’ı dinledikten sonra grubun diğer elemanlarının da, grubun başarısında en az vokal kadar katkıları olduğunu anladım –zira The Opposition bence pek başarılı değil. (Şarkıları vokal Sivert Hoyem’in web sitesinden dinleyebilirsiniz.) Ayrıca vokalin tipine de gıcık oldum biraz. Şarkılarını ilk dinlediğimde Jim Morrison falan gibi bir şey beklemiştim. Ama, adamın yüzünde kendini fazla beğenmiş, büyülü sesinin ağırlığını kaldıramayacak ve sadece bu nedenle efsane olamayacak bir ifade var. Kliplerinde kameraya baka baka şarkı söylemesinin, sitelere kendi kendini çektiği fotoğraflarını koymasının da böyle düşünmeme etkisi olmuştur tabi.

Bana çağrıştırdıkları arasında Tom Waits, Jeff Buckley, The Doors, Nick Cave, ve hatta Leonard Cohen bile var.

Madrugada, Norveçli bir grup. Grup elemanları ilk olarak 1993 yılında Abby’s Addiction adıyla bir araya geldiler. 1995’te ise, İspanyolca gün batımı anlamına gelen Madrugada adını aldılar. Grup şu anda basta Frode Jacobsen, gitarda Robert Burås ve vokalde Sivert Høyem’den oluşuyor. Ama önceki yıllarında iki tane davulcu -Jon Lauvland Pettersen, Simen Vangen; bir tane de klavye/piyano -Mikael Lindqvist geçmiş grubun bünyesinden.

Madrugada ilk albümü olan İndustrial Silence’ı 1999 yılında piyasaya sürdü. Bu albümden özellikle Strange Color Blue haklı bir üne sahip, ama bu ün birkaç yıl Norveç içinde döneldi durdu, daha sonra dünyayı gezme kararı aldı. Bu albümden Shine isimli şarkı da benim en sevdiklerim arasında yer almakta. 2001’de çıkardıkları The Nightly Disease’nin alıp götüren şarkısı ise Black Mambo –ki grupla beni tanıştırdığı için özeldir kendisi. Hands Up I Love You da, Sivert Hoyem’in dualı/büyülü sesini daha yakından hissedebilmek için ideal. En bereketli zamanlarını yaşayan Madrugada, bir yıl sonra,2002’de Grit’le ülkemize de giriş yaptı. Yurdum insanı (daha ben değil), grubu, bu albümden Majesty parçasıyla – aşağıda klibi de var- tanıdı. Ama bir sonraki albümü için üç yıl beklemek zorunda kaldı. Peki beklediğine değdi mi? Evet. Çünkü 2005 Şubat’ında MI0001976811piyasaya çıkan The Deep End öyle böyle değil, çok başarılı bir albüm. Hold on to You, zaman mekan tanımadan kulakları fethedecek şarkılardan. Stories from the Streets, Electro Vacuum, Sail Away gibi daha birçok gül gibi parça var albümde.Yine 2005’te Live at Tralfamadore albümlerinin de çıktığını hatırlatayım. Madrugada, canlı performansı çok güçlü bir grup. Resmi web sitelerine girdiğinizde çalmaya başlayan şarkı, bu albümden Strange Color Blue. Bu versiyonuyla şarkı, Doors’a çok sağlam bir selam çakmış. Grubu canlı izleme isteğim, bu şarkıyı da duyunca, doruğa vardı. Ekşi Sözlük‘te yazdığına göre, solist Sivert Hoyem, The Deep End albümünü “it’s about the feeling of not being in control, the sinking feeling, the deep end of the swimming pool (Bu kontrolden çıkmış olmakla ilgili bir duygu, batma duygusu, yüzme havuzunun derin sonu)” diye tanımlamış. (Beş dakika ara: Grit albümünden Majesty)

Madrugada’nın birçok fan sitesi. var. Bunlardan en ünlü ve İngilizce olanı şu anda heklenmiş durumda malesef. Legends and Bones ise grubun şarkı sözlerinin yayınlandığı bir hayran sitesi. Son albümleri piyasaya çıktığında, Radyo Eksen’den Gülşah Güray’ın yaptığı haberi de buradan okuyabilirsiniz. Yine Gülşah Güray’ın Sivert Hoyem’le 2005’te yaptığı söyleşiye buradan gidiliyor. (Bu söyleşiyi okuduktan sonra ilk gördüğümdeki gıcık olma durumum geçti sanki biraz. :)) Yukarıda var ama tekrar edeyim: Emi’nin bünyesinde yer alan resmi web siteleri, ve solist Sivert Hoyem’in solo çalışması The Opposition’a da buradan göz atabilirisiniz.Ve tabi Wikipedia.

Unutmadan belirteyim. Myspace’te Madrugada adından bir grup daha var -ki girip yanlışlıkla bunları dinlerseniz benim gibi şok olabilirsiniz. Bizim grubumuzun Myspace adresi We Are Madrugada. Öz Hakiki Madrugada da denebilir.

Madrugada’yı benim kadar çok beğenen, çok etkilenen olur mu bilmiyorum. Ama kesinlikle bir şansı hakediyorlar. Son olarak bir klip daha izleyelim. Yine Grit‘ten Ready‘ye komikli bir video. Sevgiler, saygılar, selamlar.

Halou

Yayınlandı: 28 Şubat 2007 Çarşamba / dream pop, elektronik, triphop, yabancı

Ryan ve Rebecca 1992’de Santa Cruz (CA)’da tanıştılar. Müzikle profesyonel olarak ilgilenme kararıyla, üç yıl sonra San Fransisco’ya taşındılar.1998’de ilk debut albümleri We Only Love You yayınlandı. Elektronik müziğin ritimlerini kullanarak sakin bir pop müzik havası yaratan Halou, dinleyicilerine ilk albümden ulaşmayı başardı. 1999’da ise, ilk albümde yer alamayan şarkıların toplaması niteliğinde olan Sans Souice albümünü çıkardı. 2001 yılında piyasaya çıkan üçüncü albüm Wiser’da çello, akustik bas ve davul da kullanarak elektronik ve organik müziğin dengeli karışımı yaratmaya devam etti. 2006 Mayıs ayında çıkan son albümü Wholeness and Separation, elektronik ve organik müziğin son derece dengeli bir karışımı olarak eleştirmenlerin ve hayranlarının övgüsünü kazandı.

Yaptıkları müziğin türü genelde triphop/dreampop olarak tanımlanıyor. Halou’nun birkaç şarkısını Myspace adreslerinden dinleyebilirsiniz. Ayrıca kendi resmi web sitelerinden de son albümlerindeki şarkılara kısa kısa ‘kulak’ atabilirsiniz.

Aşağıda da iki tane kipleri var. İyi seyirler, güzel dinlemeler.

Everyting is OK

Bu güzel klibin yönetmenini merak edenler için buraya bir not ekleyeyim: Yönetmen Kelly Tunstall adında, 1979 doğumlu bir sanatçı. Bu kendisinin ilk klip denemesi olmuş. Kendi sitesinden attığım maile hemen cevap verdi. Söylediğine göre, bu şarkıyı kendi kendine dinlerken ‘ben buna bir klip yapayım’ demiş. Akabinde grupla iletişime geçmiş. Onlar da hemen kabul etmişler tabi. Sonucun bu kadar başarılı olduğunu gördüklerinde eminim kararlarından memnun kalmışlardır.

Your Friends

via

Afro Celt Sound System

Yayınlandı: 28 Şubat 2007 Çarşamba / afrika, deneysel, elektronik, etnik, kelt, yabancı

Afro Celt Sound System


Birbirinden coğrafya ve iklim olarak çok farklı olan iki ayrı kıtanın, birbirlerinden çok farklı olduğunu düşündüğümüz, yüzlerce yıllık geçmişe sahip iki ayrı müziği biraraya gelirse ne olur? Hele ki bir de bunlardan biri uzun zamandır tüm dünyayı etkisine almış İngiliz müziğinin; diğeri ise şimdinin incelmiş zevk sahiplerine hitap eden Jazz ve Blues’un atalarıysa ne olur? Ben söyleyeyim, Afro Celt Sound System olur. Afrika müziği nere, kelt müziği nere diyorsanız bir dinleyin derim. Gaydayla Afrika davullarının bu kadar yakışacağını hiç tahmin etmezdim. Ne tahmin etmesi yahu, aklıma bile gelmezdi!

Yazının devamını okuken, bir yandan da ACSS dinleyelim. Youtube’dan biri, grubun ünü bir şarkısını- ki bence herkese tanıdık gelecek-, videosu için fon müziği olarak kullanmış. Klip değil,ama güzel bir seyirlik.

Bakalım Afro Celt Sound System kimmiş, neler yaparmış?

(Kaynaklar: Ekşi Sözlük’ten Halo adlı kullanıcı ve Real World Records’un bu sayfası)


“Afro Celt Sound System, 1992 yılında Simon Emmerson önderliğinde James McNally, Iarla Ó Lionáird ve Martin Russell tarafından kuruldu. Grubun diğer çekirdek elemanları Johnny Kalsi ve N’Faly Koyate ile birlikte birçok album ve konsere imza attılar.Her ülkenin kendi geleneklerini ön plana çıkartacak şekilde çapraz kültürel melodileri, müzik kökenleri ile birleştiren akım, gün geçtikçe artan bir ilgi ile izleniyor. Global ritim çatısı altında toplanan bu tür müzikleri icra eden sayısız oluşum bulunuyor. Bunlardan sadece bir tanesi olan Afro Celts Sound System (Afrika-Kelt Ses Sistemi) grubu on yıldan beri geleneksel Batı Afrika müziği ile İrlanda folklor müziğini, modern dans melodileri ile birleştirip, eşsiz bir çapraz müziksel karışım sunuyor.

1995 yılında çıkarttıkları ilk albümleri Volume I: Sound Magic ile klişe, modası geçmiş müzik bariyerlerini yıkan grup, farklı kültürlerin müzik ile nasıl bütünleşebileceğini tüm dünyaya gösterdi. Anında ileri gelen etnik müzik festivallerinin- özellikle WOMAD festivali (World of Music and Dance)- vazgeçilmez bir parçası olan grup, bu yolda ilerlemeye çalışan diğer grupların önünü açmıştır. Bir dünya müziği konsepti üzerine yoğunlaşan grup, farklılıkları yok sayarak, müziği tek bir bütün olarak kutlamaktadır. Emi/Kent etiketi ile ülkemizde de çıkan beşinci çalışmaları Volume V: Anatomic, yıllardan beri dünya müzisyenleri arasında süregelen saygın işbirliğine devam ediyor.Batının sınır tanımayan stüdyo imkânları çerçevesinde, modern elektronik müziği, İrlanda flütleri, vurmalı çalgılar, Afrika’nın koras’ı (21 telli batı afrika’ya ait arp’a benzeyen, dikey çalınan bir enstrüman), klasik İskoç gaydası, Yunan buzukisi,İrlanda uilleann’ı (sağ kolun basıncı ile oturarak çalınan, içine üflenmeyen irlanda gaydası) ve nyatiti’ni (batı kenya’da lou kabilesi tarafından kullanılan 8 telli lir) gibi geleneksel enstrümanlar ile birleştiren grup, keyif veren bir sentez oluşturuyor.Albüm satışları dünyada 1.2 milyondan fazla olan grup Hotel Rwanda ve Stigmata gibi filmlerin müziklerini de yaptılar. Ayrıca iki kez Grammy’ye aday gösterilen grup, WOMAD gibi başka birçok etkinliğe de katıldı.Bende (daha doğrusu Müziğim dosyasında) Volume I ve Volume II albümleri var. İki gündür Afrikalı – İrlandalı oldum. Last Fmin söylediğine göre tazları electronic- world- experimental- african- celtic kıvamında.
(Fotoğraflar, yazılar vs. yi toplayıp bir araya getirmek için uğraştım biraz. Çünkü nette, özellikle Türkçe sayfalarda, haklarında pek fazla bilgi bulunmuyor. Ulaştığım ve kullandığım bütün kaynaklarına yukarıda bağlantı yaptım. Bir de Deppo diye bir sitede 15 liraya satılıyordu albümleri -normalde 35-40 lira. ‘Yok yetmedi, azıcık daha bakayım’lar buraya da tıklayabilir.)